Adamın diğer eliyle işaret ettiği yer, yürüyüş parkurunda kimsenin fark etmediği bir noktayı gösteriyordu.
Fotoğrafa birkaç saniye boyunca bakakaldım. Görüntüde Ege, Mert’i sırtında taşıyordu. İkisinin arkasında ise ağaçların arasından geçen dar bir patika görünüyordu. İlk bakışta sıradan bir orman yolu gibiydi.
Ama fotoğrafı biraz daha dikkatli incelediğimde, adamın neden o bölgeyi gösterdiğini anladım.
Patikanın kenarında, yarısı toprağın altında kalmış eski bir taş kulübe vardı.
“Bu ne?” diye sordum.
Adam cevap vermedi. Telefonunu cebine koydu ve okulun kapısına doğru yürüdü. Diğer iki adam da onun peşinden ilerledi.
Ben olduğum yerde kalmıştım.
Tam o sırada Sevgi Hanım koşarak yanıma geldi.
“Derya Hanım, lütfen içeri girin. Her şeyi anlatacağım.”
“Önce bana kim olduklarını söyleyin.”
Müdürün yüzündeki ifade değişti.
“Onlar, dün parkurda görevli olan kişiler değil. Sabah okula gelip Ege’yi sordular. Özellikle de dün Mert’i taşıdığı bölümü öğrenmek istediler.”
“Niye?”
Sevgi Hanım cevap vermeden önce derin bir nefes aldı.
“Çünkü Ege dün farkında olmadan önemli bir şey görmüş olabilir.”
Kalbim yeniden hızlandı.
“Ne görmüş olabilir?”
“Bilmiyoruz.”
Beni öğretmenler odasına götürdü. İçeride Levent Bey ve iki öğretmen daha vardı. Ege de köşedeki sandalyede oturuyordu. Beni görünce ayağa kalktı.
“Anne…”
Yanına gidip ona sarıldım.
“İyi misin?”
Başını salladı.
“İyiyim.”
Sonra kulağıma eğilip fısıldadı:
“Anne, o adamları tanımıyorum.”
“Ben de tanımıyorum. Ama neden seni sorduklarını öğrenmemiz gerekiyor.”
Ege bir süre sustu.
Sonra gözlerini yere indirdi.
“Belki de dün gördüğüm şey yüzündendir.”
Odadaki herkes ona döndü.
“Ne gördün?” diye sordum.
Ege ellerini birbirine kenetledi.
“Mert’i taşırken yolun biraz dışına çıktık. Çünkü ana patikada çok dik bir yer vardı. Ormanın içinde eski bir kulübe gördüm. Kulübenin yanında da bir araba vardı.”
Levent Bey kaşlarını çattı.
“Bunu neden dün söylemedin?”
“Çünkü Mert düşmek üzereydi. Önce onu güvenli yere götürmek istedim.”
Ege’nin sesi titredi.
“Sonra arabadan iki adam indi. Bizi görünce hemen geri döndüler. Ben de onların bizi görmesini istemedim.”
Odaya ağır bir sessizlik çöktü.
Sevgi Hanım bana baktı.
“Parkurun o bölgesinde bulunmaması gereken bir araç olduğunu biz de şimdi öğrendik.”
“Peki bu adamlar kim?”
Levent Bey cevap verdi.
“Henüz bilmiyoruz. Ama sabah gelenlerden biri, kulübenin fotoğrafını gördüğünü söylemiş.”
İçimde kötü bir his oluştu.
“Polisi aradınız mı?”
Sevgi Hanım başını salladı.
“Evet. Ekipler yolda.”
Tam o sırada koridordan bir gürültü duyuldu.
Kapı hızla açıldı.
Sabah bizi karşılayan adamlardan biri içeri girmeye çalışıyordu. Okul görevlisi onu durdurmaya çalışırken adam yüksek sesle bağırdı:
“Çocuk sadece gördüğünü anlatacak! Başka bir şey istemiyoruz!”
Ege korkuyla bana sarıldı.
Ben de onu arkamda tutarak kapıya doğru baktım.
“Buradan çıkın!”
Adam bir an sustu.
Sonra yüzündeki sert ifade kayboldu.
“Bayan, yanlış anlıyorsunuz,” dedi.
“Ben sadece oğlumun güvende olmasını istiyorum.”
“Biz de aynı şeyi istiyoruz.”
Bu söz beni daha da şüphelendirdi.
Neyse ki birkaç dakika sonra polis ekipleri okula geldi. Adamları dışarı çıkardılar ve okulun güvenliği sağlandı. Bizden ayrı ayrı ifade aldılar.
Öğleden sonra öğrendiğimiz gerçek, her şeyi değiştirdi.
O kulübe, yıllardır kullanılmayan eski bir ormancı barınağıymış. Son zamanlarda ise bazı kişilerin oraya gizlice gelip gittiğine dair şikâyetler alınmış.
Polisler dün Ege’nin çekildiği fotoğraftaki aracı incelemek için bölgeye gittiklerinde, kulübenin arkasında saklanmış bazı eşyalar bulmuşlardı.
Ancak olayın en önemli kısmı henüz ortaya çıkmamıştı.
Ege’nin fotoğrafını çeken kişi, aslında okulun görevlilerinden biri değildi.
Fotoğrafı çeken kişi, yürüyüş grubunun arkasından gizlice gelen bir adamdı.
Ve o adam, daha önce de aynı bölgeyle ilgili ihbarlarda adı geçen kişilerden biriydi.
Polisler kısa süre içinde onun neden Ege’yi takip ettiğini anlamıştı.
Adam, çocukların kulübeyi görmesini istemiyordu.
Ama Ege’nin Mert’i taşıması planlarını bozmuştu.
Çünkü çocuklar normal güzergâhtan ilerleseydi, o bölgeden hiç geçmeyeceklerdi.
Mert’in geride kalmaması için farklı bir yol seçen Ege, istemeden de olsa onları saklandıkları yere çok yaklaştırmıştı.
Bunu öğrendiğimde oğluma uzun süre bakamadım.
Bir yandan onun başına bir şey gelmemiş olması için şükrediyor, diğer yandan küçücük bir çocuğun neden böyle bir tehlikenin içine girdiğini düşünüyordum.
Akşam eve döndüğümüzde Ege sessizdi.
Yemeğini bile doğru dürüst yemedi.
Sonunda karşısına oturdum.
“Biliyor musun, dün çok korktum.”
“Özür dilerim anne.”
“Hayır,” dedim. “Benden özür dileme. Yaptığın şeyin tehlikeli olduğunu bilmelisin ama arkadaşını geride bırakmamanla da gurur duyuyorum.”
Ege gözlerini kaldırdı.
“Sen olsan ne yapardın?”
Bu soru karşısında birkaç saniye düşündüm.
“Bilmiyorum,” dedim dürüstçe. “Ama senin yaşında olsaydım, belki ben de arkadaşımı bırakmazdım.”
Ege hafifçe gülümsedi.
“Babam da bırakmazdı.”
Bu cümleyle boğazım düğümlendi.
Eşimi kaybettiğimizden beri Ege’nin babasından çok az bahsettiğini biliyordum.
Yanına gidip onu kucakladım.
“Baban seninle gurur duyardı.”
O gece uzun süre uyuyamadım.
Ege’nin çocukluğunu düşündüm. Babasının ölümünden sonra içine kapanmasını, acısını kimseye belli etmeden büyümesini, Mert’le arkadaşlığını ve o gün yaptığı şeyi düşündüm.
Ben hep oğlumu koruduğumu sanıyordum.
Meğer bazı günler, onun beni hayata dair çok daha önemli bir şeyden haberdar etmesi gerekiyormuş.
Aradan birkaç hafta geçti.
Polis soruşturması sonuçlandı. Okul yönetimi de yaşananların ardından önemli bir karar aldı.
Mert’in bundan sonra hiçbir etkinlikte kenarda bırakılmaması için okulun bütün açık hava faaliyetleri yeniden düzenlendi. Parkurlar erişilebilir hale getirildi. Öğrenciler için yeni güvenlik kuralları getirildi.
Bir gün okuldan eve dönen Ege’nin yüzünde uzun zamandır görmediğim o eski ışıltı vardı.
“Anne, Mert bugün ilk kez herkesle birlikte etkinliğe katıldı.”
“Gerçekten mi?”
“Evet.”
Sonra çantasından küçük bir kâğıt çıkardı.
Üzerinde çocukların birlikte çizdiği bir resim vardı.
Resimde bir orman, yanında iki çocuk ve arkalarında uzanan uzun bir yol vardı.
Resmin altında tek bir cümle yazıyordu:
“Kimse geride kalmayacak.”
Kâğıdı elime aldığımda gözlerim doldu.
Ege bana baktı.
“Güzel olmuş mu?”
“Çok güzel.”
“Bence yolun sonuna kadar birlikte gitmek daha kolay.”
Başını omzuma yasladı.
Ben de saçlarını okşadım.
O gün anladım ki bazı çocuklar dünyayı değiştirecek kadar büyük şeyler yapmazlar.
Bazen sadece bir arkadaşlarının geride kalmasına izin vermezler.
Ama yaptıkları o küçük iyilik, bir başkasının hayatında kocaman bir kapı açabilir.
Ege’nin o gün Mert’i sırtında taşıması yalnızca bir çocuğun arkadaşına yardım etmesi değildi.
Bize, gerçek cesaretin korkmamak olmadığını öğretti.
Gerçek cesaret, korksan bile yanında yürüyemeyen birinin elini bırakmamaktır.
Ve ben artık oğlumun babasının ardından bıraktığı en büyük mirasın para, ev ya da başka bir şey olmadığını biliyordum.
O miras, Ege’nin kalbindeydi.
Kimseyi geride bırakmamak.