2. BÖLÜM

Sabahı beklemeden o kilidi açmaya karar verdim.

Elimi cebime atıp telefonumun fenerini açtım. Selin’in odasına gitmek yerine önce mutfaktaki kapağın başına döndüm. Metal halkayı bir kez daha kaldırdım. Kilit gerçekten yeniydi ve üzerinde yeni çizikler vardı. Bu, kapının yakın zamanda defalarca açılıp kapatıldığını gösteriyordu.

Çocukluğumdan beri o evde yaşadığım için bodrumu biliyordum. Fakat bu kapıyı hiç hatırlamıyordum. Babamın zamanında mutfağın altında küçük bir erzak deposu olduğunu söylemişti ama oraya giden girişin yıllar önce kapatıldığını sanıyordum.

Telefonumun ışığını yere tuttum. Kapının hemen yanında küçük bir alet çantası duruyordu. İçinde birkaç anahtar vardı. Birkaçını denedikten sonra eski, paslı görünen anahtarlardan biri kilide oturdu.

Anahtarı çevirdiğimde kalbim hızla çarpmaya başladı.

Çıt.

Kilit açılmıştı.

Kapağı kaldırdım.

Aşağıdan soğuk ve ağır bir hava yükseldi. Merdivenler karanlığın içine doğru uzanıyordu. Birkaç basamak indikten sonra burnuma rutubet, eski tahta ve ilaç kokusunun karıştığı tuhaf bir koku geldi.

Tam ikinci basamağa ayağımı koyduğum sırada aşağıdan bir ses duydum.

“Kim var?”

Donup kaldım.

O sesi tanıyordum.

Yıllar geçmiş olsa da insan babasının sesini unutamazdı.

“Baba?”

Cevap gelmedi.

Telefonun ışığını aşağı tuttum ve merdivenleri hızla inmeye başladım. Bodrumun sonunda küçük bir oda vardı. Kapının önüne geldiğimde elim titriyordu.

Kapıyı açtım.

Ve gördüğüm manzara karşısında nefesim kesildi.

Annemle babam odanın köşesinde yan yana oturuyordu.

İkisi de çok zayıflamıştı.

Annemin saçları tamamen dağılmış, babamın yüzü çökmüştü. Yanlarında birkaç battaniye, yarım şişe su ve birkaç kutu ilaç vardı.

“Eren…”

Annem beni görünce ağlamaya başladı.

Dizlerimin bağı çözüldü.

“Anne!”

Yanına koşup ona sarıldım. Annemin vücudu titriyordu. Babam ayağa kalkmaya çalıştı ama güçsüzlüğünden yeniden oturmak zorunda kaldı.

“Ne yaptılar size?” diye sordum.

Babam gözlerini kapattı.

“Selin…”

Kız kardeşimin adını duyduğum anda içimdeki bütün öfke yeniden yükseldi.

“Bunu neden yaptı?”

Babam başını kaldırdı.

“Bizi öldürmek istemedi.”

Bu cümle beni daha da şaşırttı.

“Ne demek istiyorsun?”

Annem babamın elini tuttu.

“Önce sadece parayı istedi.”

Babam yavaşça konuşmaya başladı.

“Senin gönderdiğin paraları bizim ihtiyaçlarımız için kullandığını sanıyorduk. Sonra Selin, bakkalın ve tarlanın onun üzerine geçirilmesini istedi.”

“Karşı çıktınız.”

“Evet.”

Babamın sesi titredi.

“Sonra bir gün bize, senin artık bizi görmek istemediğini söyledi.”

“Ne?”

“Senin çok meşgul olduğunu, yıllardır gelmediğini, hatta gönderdiğin paraların da aslında bize acıdığın için olduğunu söyledi.”

Başımı öne eğdim.

Bu sözlerin neden annemi bu kadar yaraladığını anlayabiliyordum.

“Peki sonra?”

Babam derin bir nefes aldı.

“Birkaç ay önce bizi doktora götürmek yerine buraya indirdi. Telefonlarımızı aldı. Dışarı çıkmamızı engelledi. İnsanlara da tatile gittiğimizi söyledi.”

“Peki neden?”

Babam gözlerini üzerime dikti.

“Ev.”

Bir süre sessizlik oldu.

“Selin borçlanmış,” dedi. “Hem de sandığımızdan çok daha fazla.”

O anda her şey yerine oturmaya başladı.

Evin yenilenmesi.

Yeni eşyalar.

Gösterişli Noel ağacı.

Benim gönderdiğim paralar.

Anne babamın ortadan kaybolması…

Selin, onların adına borçlanmış ve muhtemelen sahip oldukları her şeyi satmaya çalışmıştı.

“Beni neden buraya getirdi?”

Annem cevap verdi.

“Çünkü senin dönmeyeceğini düşünüyordu.”

Bu cümle içime ağır bir taş gibi oturdu.

On iki yıl boyunca eve gelmemiştim.

Selin benim dönmeyeceğime gerçekten inanmıştı.

Ve belki de bu yüzden anne babamın kaybolmasını kolayca saklayabileceğini düşünmüştü.

Tam o sırada yukarıdan bir kapının kapandığını duyduk.

Hepimiz sustuk.

Annem korkuyla bana baktı.

“Selin…”

“Burada olduğumu biliyor mu?”

Babam başını iki yana salladı.

“Henüz bilmiyor.”

Telefonumu cebimden çıkardım.

“Polisi arıyorum.”

Annem kolumu tuttu.

“Eren, dikkatli ol.”

“Neden?”

Babamın yüzü gerildi.

“Selin yalnız değil.”

Bu kez gerçekten ürperdim.

“Ne demek yalnız değil?”

Babam konuşmadan önce yukarıdan ayak sesleri geldi.

Birileri mutfakta yürüyordu.

Sonra metal kapağın açıldığını duyduk.

Selin’in sesi aşağıya ulaştı.

“Eren?”

Annemin eli kolumda sıkılaştı.

Selin birkaç saniye bekledi.

“Bodruma mı indin?”

Cevap vermedim.

Telefonumdan acil yardım hattını aradım ve konumumu gönderdim. Sonra annemle babamı ayağa kaldırmaya çalıştım.

Tam merdivenlere yönelirken Selin aşağı inmeye başladı.

“Bunu yapacağını düşünmemiştim,” dedi.

Karanlıkta yüzünü göremiyordum.

“Senin yapacağını hiç düşünmemiştim,” diye karşılık verdim.

Selin birkaç basamak indi.

“Eren, sandığın gibi değil.”

“Anne babamı dört ay boyunca bodrumda tuttun.”

“Onları koruyordum.”

“Buna korumak mı diyorsun?”

Sesi yükseldi.

“Kimse bana yardım etmedi!”

“Ben sana yardım ederdim.”

Selin acı bir kahkaha attı.

“Sen mi? On iki yıl boyunca neredeydin?”

Bu söz beni susturdu.

Haklı olduğu bir taraf vardı.

Ben gitmiştim.

Ben uzaklaşmıştım.

Ben yıllarca ailemi sadece banka hesabından hatırlamıştım.

Ama bu, yaptıklarını haklı çıkarmıyordu.

“Benim hatam seni bunu yapmaya zorlamadı,” dedim. “Ama anne babamın başına gelenleri durdurabilecek kişi olmam gerekiyordu.”

Selin birkaç saniye sessiz kaldı.

Sonra merdivenin başında başka bir adam göründü.

Onu daha önce görmemiştim.

Elinde siyah bir çanta vardı.

Babam onu görünce korkuyla fısıldadı:

“Bu adam…”

“Kim?”

“Selin’in borçlandığı kişilerden biri.”

Adam aşağı doğru baktı.

“Burada daha fazla kalamayız.”

Selin ona döndü.

“Plan değişti.”

O anda uzaktan siren sesi duyuldu.

Adam bir anda geri çekildi.

Selin’in yüzündeki bütün renk kayboldu.

“Polisi mi aradın?”

“Evet.”

Adam merdivenlerden yukarı kaçmaya çalıştı.

Fakat evin dışından gelen polis sesleri duyulunca durdu.

Birkaç dakika içinde evin çevresi polislerle dolmuştu.

Selin direnmedi.

Sadece bana baktı.

Gözlerinde öfke yoktu artık.

Yalnızca büyük bir yorgunluk vardı.

“Benden nefret edeceksin,” dedi.

Ona baktım.

“Yaptıklarını unutmayacağım.”

Başını eğdi.

“Ama senden nefret ederek yaşamayacağım.”

Selin gözlerini kapattı.

Polisler onu götürürken ben annemle babamın yanına koştum.

Ambulans görevlileri ikisini yukarı çıkardı. Annem temiz havaya çıktığında uzun süre gökyüzüne baktı. Babam ise evin kapısında durup çocukluğumdan beri bildiğim o eski ağaca baktı.

“Eren,” dedi.

“Efendim baba?”

“Bunca yıl sonra neden geldin?”

Bir an cevap veremedim.

Sonra dürüstçe söyledim:

“Çünkü sonunda paranın yetmediğini anladım.”

Babam hafifçe gülümsedi.

“Geç kaldın.”

Başımı eğdim.

“Biliyorum.”

Elini omzuma koydu.

“Ama yine de geldin.”

Bu söz, yıllardır içimde taşıdığım suçluluğun bir kısmını sessizce aldı.

Aylar sonra anne babam yeniden kendi evlerinde yaşamaya başladı.

Evin bodrum kapısını tamamen söktürdüm. Oraya yeni bir oda yaptırdım ama kapısını hiçbir zaman kilitlemedik.

Bakkalı yeniden düzenledik.

Tarlanın işleriyle ben ilgilenmeye başladım.

Şirketimin başına güvenilir yöneticiler bırakarak yılın büyük bölümünü ailemin yanında geçirmeye başladım.

Annem her sabah kahvaltı hazırlarken bana kızıyordu.

“Bu kadar para kazanıyorsun ama hâlâ yumurtayı yakıyorsun.”

Babam ise arka bahçede bana takılıyordu.

“Şehirde şirket yönetmek kolay. Bakalım şu traktörü çalıştırabilecek misin?”

Ve ben her seferinde gülüyordum.

Çünkü yıllar sonra ilk kez gerçekten evimde olduğumu hissediyordum.

Selin’e gelince…

Yaptıklarının hukuki sonuçları oldu.

Borçları, anne babamı alıkoyması ve onları aylarca insanlardan uzak tutması nedeniyle cezasını çekti.

Ben onun adına borçlarını kapatmadım.

Ama bir gün avukatından bir mektup aldığımda ona kısa bir cevap gönderdim.

“Bir gün gerçekten değişmek istersen, geçmişi inkâr ederek değil, yaptıklarının sorumluluğunu kabul ederek başla.”

Bundan sonra ne olacağını bilmiyordum.

Belki Selin hiçbir zaman değişmeyecekti.

Belki yıllar sonra yeniden karşılaşacaktık.

Ama artık bunun benim hayatımı yönetmesine izin vermeyecektim.

Noel gecesi ailecek salonda otururken babam eski gözlüğünü çıkardı.

Yeni bir gözlük almıştık ama eski kırık gözlüğü hâlâ saklıyordu.

“Bunu neden atmadın?” diye sordum.

Babam gülümsedi.

“Çünkü bana seni hatırlatıyor.”

“Beni mi?”

“Evet. O gece bodruma indiğinde bizi buldun.”

Bir süre sustu.

Sonra ekledi:

“Bazen insanın ailesini bulması için çok uzaklara gitmesi gerekir. Bazen de kendi evine geri dönmesi.”

Annem elimi tuttu.

Ben de ikisinin ellerini sıktım.

O gece dışarıda kar yağıyordu.

On iki yıl önce terk ettiğim evin penceresinden dışarı bakarken artık hiçbir şey eskisi gibi görünmüyordu.

Çünkü o eve döndüğümde anne babamı kaybettiğimi sanmıştım.

Oysa aslında kaybettiğim şey yıllardı.

Ve o Noel bana şunu öğretti:

Sevdiklerine para göndermek, onların yanında olmak değildir. Bazen bir insanın ihtiyacı olan en büyük yardım, kapısını çalıp “Ben geldim” demenizdir.

Ben on iki yıl gecikmiştim.

Ama sonunda eve dönmüştüm.

Ve bodrumun karanlığında duyduğum o üç vuruş, hayatım boyunca unutmayacağım bir çağrı olarak kaldı.

Çünkü bazı kapılar yalnızca evin altında saklanan sırları değil, insanın kendi vicdanını da ortaya çıkarır.