14 Yaşındaki Kızıma Bir Yıl Boyunca Birlikte Onardığımız Tekneye İlk Onun Bineceğine Söz Verdim, Ama Küçük Kardeşini Önce Bindirdim. Şimdi Evime Gelmek İstemiyor!
Bu soruyu kendime defalarca sordum. İlk zamanlarda cevabın tamamen benim lehime olmasını istiyordum. Birinin karşıma geçip zor durumda kaldığımı, elimden geleni yaptığımı ve Gökçe’nin zamanla anlayacağını söylemesini bekliyordum. Fakat her defasında gözüm garajın rafındaki küçük fotoğraf çerçevesine kayıyordu.
Bir akşam o fotoğrafı elime aldım. Arkasına yazdığı tarihin altına küçücük bir cümle daha eklemişti: ‘Babamla başladığımız gün.’ Bunu daha önce fark etmemiştim. Fotoğrafın ön yüzünde gülüyorduk. Gökçe’nin saçlarına talaş yapışmıştı, benim burnumda mavi boya vardı. O gün ikimizin de bir yere yetişme telaşı yoktu. Gökçe kendisini misafir gibi hissetmiyordu.
Ertesi sabah eşim Hale, beni mutfakta fotoğrafa bakarken buldu. Karşıma oturdu ve bir süre konuşmadan bekledi.
‘Hâlâ çok üzgünsün,’ dedi.
‘Asıl mesele benim üzülmem değil. Kızım burada kendine ait bir yer olmadığını düşünüyor.’
Hale ellerini masanın üzerinde birleştirdi. ‘Ben de bunu düşünüyordum. Belki farkında olmadan onun gelmediği günlerdeki hayatımızı normal, geldiği günleri de özel bir düzenleme gibi görüyoruz.’
Sözleri canımı acıttı çünkü doğruydu. Bazen Gökçe geleceği zaman odasına temiz çarşaf koyuyor, sevdiği yiyecekleri alıyor ve hangi etkinliği yapacağımızı planlıyorduk. Bunların sevgi göstergesi olduğunu sanıyordum. Oysa kendi evinde yaşayan bir çocuk için yatak hazırlanmıyordu. Yatak zaten orada oluyordu.
‘Odasını misafir odasına çevirdiğimiz gün ne kadar kırıldığını hatırlıyor musun?’ diye sordu Hale.
Hatırladım. İki yıl önce küçük çocukların oyuncaklarını yerleştirmek için Gökçe’nin dolabının bir bölümünü boşaltmıştık. Ona haber vermiş, izin istediğimizi sanmıştım. Fakat eşyaları zaten taşımış olduğumuz için aslında seçim hakkı bırakmamıştık.
O gün ilk defa bunun yalnızca tekneyle ilgili olmadığını tam olarak anladım.
Gökçe’ye uzun bir mesaj yazmaya başladım. Kendimi açıklayan cümlelerle doldurdum. Annesinin programı değiştirmesinden, arkadaşımın ayarladığı römorktan, küçük çocukların heyecanından söz ediyordum. Mesajı yeniden okuduğumda bunun bir özür değil, savunma olduğunu gördüm. Hepsini sildim.
Sonunda yalnızca şunu gönderdim: ‘Sana verdiğim sözü tutmadım. Bunun sorumlusu benim. Benden hemen affetmeni istemiyorum. Teknenin isim levhası seni bekleyecek. İstersen başka şeyler de konuşabiliriz.’
Mesajı okudu ama cevap vermedi.
İki gün sonra eski eşim Ufuk’la görüşmek için bir kafede buluştuk. Telefonda tartışmanın hiçbir işe yaramadığını artık biliyordum. Oturur oturmaz bana Gökçe’nin birkaç gecedir uykusuz olduğunu söyledi.
‘Bunun böyle olmasını istemedim,’ dedim.
‘Ben de aile buluşmasının onun için bu kadar önemli bir güne denk geldiğini yeterince ciddiye almadım,’ diye karşılık verdi.
Bu itirafı beklemiyordum. Ufuk gözlerini masadan kaldırdı.
‘Akrabalar çoktan hazırlanmıştı. Gökçe’nin gelmesi gerektiğini söyledim. Sonra tekneyi anlattığında başka bir gün gidersiniz dedim. Onun için ne ifade ettiğini anlamadım.’
‘Beni arayıp değiştirmemizi isteyebilirdin,’ dedim.
‘Haklısın. Ama sen de tekneyi bekletebilirdin.’
Bu kez tartışmadım. İkimizin yaptığı yanlışları birbirine karşı koz olarak kullanmanın Gökçe’ye hiçbir yararı olmayacaktı.
Gelecekte özel günler konusunda nasıl davranacağımızı konuştuk. Görüşme düzenine ilişkin değişiklikleri önceden konuşacak, mümkün olduğunda Gökçe’nin görüşünü de alacak ve önemli planları onun haberi olmadan değiştirmeyecektik. Anlaşmazlık yaşarsak bunu onun çözmesini beklemeyecektik.
‘Bir de,’ dedim, ‘onu bana gelmeye zorlamanı istemiyorum. Ama benim de onu artık istemediğimi düşünmesine izin vermek istemiyorum.’
Ufuk başını salladı. ‘Kararı şu anda onunla sakin sakin konuşarak vermemiz gerekiyor.’
O akşam Gökçe’den kısa bir cevap geldi: ‘Özrünü okudum. Ama şu an gelmek istemiyorum.’
Telefonu kapatıp garaja indim. Teknenin üzerindeki örtüyü kaldırdım. Yeni boya hâlâ pırıl pırıldı. Eskiden ona baktığımda başarılı bir onarım görüyordum. Şimdi ise yaptığımız her işin ardında Gökçe’nin emeğini hatırlıyordum. Eğri kesilmiş ilk tahta parçasını, sabırla düzelttiği kenarları, yanlış taktığım bir bağlantıyı fark edip beni uyardığı günü.
Ona bir şey kanıtlamak için hemen başka bir hediye almamaya karar verdim. Bir tekne gezisinin yerine pahalı bir telefon ya da büyük bir sürpriz koymak, asıl meseleyi anlamadığımı gösterirdi.
Ertesi hafta aile danışmanlığı konusunda bilgi aldım. Önce tek başıma bir görüşmeye gittim. Danışman, Gökçe’nin duygularını düzeltmeye çalışmadan dinlememin daha yararlı olacağını söyledi. Bu konuşma bana kızımın öfkesini bir an önce ortadan kaldırmaya çalıştığımı fark ettirdi. Oysa kırgınlığının ne kadar süreceğine ben karar veremezdim.
Eve dönünce Hale’yle birlikte gündelik alışkanlıklarımızı gözden geçirdik. Gökçe’nin odasındaki oyuncakları başka yere taşıdık. Dolabını düzenledik ama kişisel eşyalarına dokunmadık. Odasının kapısını yeniden küçük çocukların izinsiz girmeyeceği bir alan olarak belirledik. Bunları Gökçe’yi eve çekmek için değil, zaten sahip olması gereken alanı korumak için yaptık.
Hale bir akşam telefonunu eline aldı. Facebook paylaşımını açıp uzun süre baktı.
‘Bunu şimdi daha iyi görüyorum,’ dedi. ‘Kendi çocuklarımın mutluluğunu anlatırken Gökçe’nin emeğini görünmez yapmışım.’
Paylaşımı sessizce düzeltti. Teknenin restorasyonunun büyük bölümünün Gökçe’yle birlikte yapıldığını açıkça yazdı ve ilk paylaşımında bundan söz etmediği için özür diledi. Bunu Gökçe’ye bir gösteri olarak sunmadık. Sadece yanlış bir anlatımı düzeltmiş olduk.
Üç hafta sonra Gökçe’den beklemediğim bir mesaj geldi.
‘İsim levhasının vidaları duruyor mu?’
‘Hepsi duruyor,’ diye cevap verdim.
‘Cumartesi biraz uğrayabilirim. Ama tekneye binmeyeceğim.’
Kalbim hızlandı. ‘Nasıl istersen. Sadece gelmen bile güzel.’
Cumartesi öğleden sonra Ufuk onu getirdi. Kapıyı açtığımda Gökçe elinde küçük bir takım çantası tutuyordu. Sarılmak isteyip istemediğini anlamak için bir an bekledim. Kendisi bana yaklaştı, kısa bir sarılmadan sonra garaja geçti.
Hale onu sıcak karşıladı, sonra bize alan bıraktı. Küçük çocuklar bahçede oynuyordu. Garajda yalnızca ikimiz kaldık.
Gökçe levhayı masanın üzerine koydu.
‘Bunu tekneye takabiliriz,’ dedi. ‘Ama önce bir şey söyleyeceğim.’
‘Seni dinliyorum.’
‘Bana artık özel günler hazırlamanı istemiyorum. Geldiğimde evin değişmesini de istemiyorum. Ben gelmediğimde de oradaki hayatın bir parçası olduğumu bilmek istiyorum.’
Bir süre düşündüm. ‘Bunu sana nasıl hissettirebileceğimi öğrenmem gerekiyor. Ama artık yalnızca söylemekle yetinmeyeceğim.’
‘Bir de,’ dedi, ‘bana kızgın olduğum için nankörmüşüm gibi davranma. O şapkayı arkadaşıma verdiğimde gerçekten üzgündüm.’
‘Haklısın. Seni dinlemek yerine kızdım. Özür dilerim.’
Gözleri doldu ama ağlamadı. ‘Şapkayı geri aldım,’ dedi. ‘Arkadaşım neden verdiğimi anlamıştı. Saklamış.’
Gülümsedim. ‘İyi yapmış.’
Vidalama makinesini uzattım. Levhanın yerini birlikte ölçtük. Gökçe deliklerin hizasını işaretledi, ben teknenin yüzeyini sabitledim. Son vidayı kendisi sıktı. Sonra birkaç adım geri çekilip yazıya baktık.
‘İkinci Şans,’ diye okudu sessizce.
‘Bu ismi neden seçtiğini hatırlıyorum,’ dedim.
‘Çirkin şeyler için söylemiştim,’ dedi. ‘İnsanlar için değil.’
‘Belki insanlar da hatalarını düzeltmek için bir fırsatı hak eder. Ama bunun kararını kırdıkları kişiler verir.’
Gökçe başını hafifçe salladı. ‘Şimdilik sadece levhayı takmak istedim.’
‘Bu benim için yeterli.’
Biraz sonra beraber mutfağa geçtik. Hale, ilk paylaşımı için Gökçe’den yüz yüze özür diledi. Gökçe teşekkür etti ama neşeli görünmeye çalışmadı. Hale de ondan hemen yakınlık beklemedi.
O gün Gökçe akşam yemeğine kalmadı. Ufuk onu almaya geldiğinde kapıya kadar yürüdüm. Eskiden olsa neden kalmadığını sorar, biraz daha bizimle oturması için ısrar ederdim. Bu kez yalnızca geldiği için teşekkür ettim.
Aradan bir ay geçti. Gökçe bazı hafta sonları geldi, bazılarında yalnızca birkaç saat uğradı. Tekneye binmek istemediği günlerde ısrar etmedim. Birlikte markete gittik, eski fotoğrafları düzenledik, bir akşam mutfaktaki bozulan çekmeceyi tamir ettik. Küçük işlerin onun için büyük bir anlamı olduğunu fark ettim. Babasıyla zaman geçirmek için her seferinde özel bir etkinliğe ihtiyacı yoktu.
Bir cuma akşamı bana mesaj attı: ‘Yarın hava nasıl olacak?’
Telefonu elimde tutup uzun süre ekrana baktım. Sonra hava tahminine bakarak cevap verdim.
‘Güneşli görünüyor.’
‘Balıkçı şapkamı getireceğim. Ama sadece ikimiz gidebilir miyiz?’
‘Elbette,’ yazdım.
Ertesi sabah göle vardığımızda su sakindi. Gökçe can yeleğini giyip tekneye bindi. Önce motorun sesini dinledi, sonra etrafına bakındı. Yavaşça kıyıdan uzaklaştık.
‘Biliyor musun,’ dedi, ‘ilk ben binmiş olsaydım bile belki bu kadar mutlu olmayacaktım.’
‘Neden?’
‘Çünkü o zaman burada ne kadar yabancı hissettiğimi sana hiç anlatamayacaktım.’
Bunun yaşananları haklı çıkarmadığını söyledim. Bana baktı, sonra hafifçe gülümsedi.
‘Biliyorum. Ama artık beni gerçekten dinlediğini hissediyorum.’
Güvenli ve açık bir alana geldiğimizde hızımızı iyice düşürdüm. Gökçe yanıma oturdu. Ellerini dümenin üzerine koydu, ben de yakınında kalarak ona yardım ettim. Bir süre sonra kıyıdan uzaklaşmadan dönüş yapmayı öğrendi. O anı fotoğraflamadım. Telefonum cebimde kaldı.
Göle bakan küçük iskeleye döndüğümüzde çantasından eski fotoğraf çerçevesini çıkardı.
‘Bir şey daha yapmamız gerekiyor,’ dedi.
Teknenin yanında durduk. Telefonu iskeledeki görevliye verip birlikte fotoğrafımızı çekmesini rica ettik. İlk fotoğraftaki gibi yan yana durduk. Bu kez üzerimiz toz içinde değildi. Gökçe’nin başında balıkçı şapkası, arkamızda ise koyu mavi tekne vardı.
Eve döndüğümüzde iki fotoğrafı yan yana koyduk. Birinin altında tekneye ilk başladığımız tarih, diğerinin altında o günün tarihi yazıyordu. Gökçe fotoğrafları alıp odasındaki rafın üzerine yerleştirdi.
‘Bunlar burada kalabilir mi?’ diye sordu.
‘Burası senin odan,’ dedim. ‘İstersen burada kalır, istersen yanında götürürsün.’
O akşam ilk defa kendi isteğiyle geceyi bizde geçirdi. Küçük kardeşleriyle yemek yedi, Hale’yle sohbet etti ve yatmadan önce bana iyi geceler demek için mutfağa uğradı. Her şey bir anda eski hâline dönmemişti. Bazen hâlâ mesafeli davranıyordu. Ben de bazen alışkanlıkla yanlış şeyler söylüyordum. Ama artık bunları konuşabiliyorduk.
Tekneye ilk kimin bindiğini değiştiremezdim. Verdiğim sözü geri alıp yeniden tutamazdım. Fakat bundan sonra hangi sözleri vereceğimi ve onları nasıl koruyacağımı seçebilirdim.
Gökçe’yle ilişkimiz tek bir gezide onarılmadı. Küçük, sıradan ve tekrarlanan davranışlarla yeniden güçlenmeye başladı. İkinci Şans adı da sonunda benim için bambaşka bir anlam kazandı. Tekneye verdiğimiz ikinci şanstan çok, kızımın bana verdiği ikinci şansı hatırlatıyordu. Ve bu kez onu boşa harcamamaya kararlıydım.