Mert’in kapı kolunu yeniden çevirdiğini duyduğumda Duru’nun başını göğsüme bastırdım. Küçük bedeni hâlâ titriyordu. Bir yandan ateşinden korkuyor, bir yandan da kapının ardındaki oğlumun ne yapacağından endişeleniyordum. Birkaç saniye sonra kapıya sert bir yumruk indi.
“Anne, aç şu kapıyı!”
Sesindeki öfke bütün vücudumu buz gibi yaptı. Yıllardır oğlumun sesini bilirdim. Çocukken düştüğünde ağlayışını, gençliğinde yaptığı hataları savunurkenki öfkesini, babasını kaybettiğimiz günkü çaresizliğini bilirdim. Ama o gece duyduğum ses, tanıdığım Mert’in sesi değildi.
Duru kulağıma tekrar fısıldadı.
“Babaanne, sakladığım şey çantamda.”
“Çantan nerede?”
“Benim odada… yatağın altında.”
Tam o sırada dışarıdan başka bir ses duyuldu.
Buse ağlıyordu.
“Mert, yapma! Anneni korkutuyorsun.”
Bu cümleyle birlikte içimde garip bir umut doğdu. Belki gelinim hâlâ doğru olanı yapabilirdi. Belki yaşananların tamamı onun isteği değildi. Belki ikisi arasında benim bilmediğim bir şey vardı.
Ama Mert’in cevabı o umudu söndürdü.
“Sus! Artık geri dönüş yok.”
Duru’nun yüzüne baktım. Küçücük gözleri korkuyla açılmıştı. Onu daha sıkı sardım.
“Merak etme,” dedim. “Bu kez seni kimseye bırakmayacağım.”
Kapının önünde birkaç saniye sessizlik oldu. Sonra Mert’in ayak sesleri uzaklaştı. Ardından üst katta bir kapının hızla kapandığını duydum.
Acil yardım ekiplerinin gelmesini beklerken Duru’nun ateşini kontrol etmeye çalıştım. Çocuğun elleri buz gibiydi ama alnı yanıyordu. Birkaç dakika sonra dışarıdan siren sesi duyuldu. O an hayatımda ilk kez bir siren sesinin bana bu kadar güzel geldiğini düşündüm.
Kapıyı açtığımda sağlık görevlileri hızla içeri girdi. Duru’yu benden aldılar ve hemen kontrol etmeye başladılar. Ben de yaşadıklarımı anlatırken kelimeler ağzımdan güçlükle çıkıyordu.
“Torunumun öldüğünü söylediler. Ama onu tabutun içinde canlı buldum. İçeride hareket edemeyecek şekilde sabitlenmişti. Bir de…” dedim ve tabutun yanında bulduğum anahtarı gösterdim. “Bu anahtar oradaydı.”
Sağlık görevlilerinden biri yüzüme ciddi bir ifadeyle baktı.
“Bunu polis ekiplerine de anlatmanız gerekiyor.”
Duru ambulansa götürülürken elimi bırakmak istemedi.
“Babaanne, çantamı unutma.”
“Unutmayacağım.”
Ambulans hareket ettikten sonra yeniden eve döndüm. Bu kez korkmuyordum. İçimde yalnızca öfke vardı.
Mert ve Buse üst kattaydı. Polis ekipleri de birkaç dakika sonra eve geldi. Ben onlara her şeyi anlattım. Ardından Duru’nun odasına çıktık.
Yatağın altından küçük pembe bir sırt çantası çıkardım.
Çantayı açtığımda ilk bakışta sıradan birkaç oyuncak, renkli kalemler ve bir defter gördüm. Fakat defterin arasına sıkıştırılmış küçük bir telefon dikkatimi çekti.
Telefonun ekranı kilitli değildi.
İçinde onlarca ses kaydı vardı.
İlk kaydı açtığımızda Duru’nun sesi duyuldu.
“Bugün yine babam bağırdı. Annem ağladı.”
Bir başka kayıtta Duru şöyle diyordu:
“Babam, kimseye bir şey anlatırsam beni uzak bir yere göndereceğini söyledi.”
Sonraki kayıtta ise Mert’in sesi duyuluyordu.
“Doktora ne söyleyeceğini biliyorsun. Başın dönüyor, nefes alamıyorsun ve bayılıyorsun. Anladın mı?”
O an gözlerim doldu.
Duru’nun aylar boyunca neden insanlardan uzak tutulduğunu, neden bana gösterilmediğini ve neden sürekli “uyuyor” denildiğini artık anlıyordum.
Fakat asıl korkunç kayıt en sondaydı.
Kayıtta Mert ve Buse konuşuyordu.
“Böyle devam ederse biri fark edecek,” diyordu Buse.
“Kimse fark etmeyecek,” diye cevap veriyordu Mert. “Doktor raporu hazır. Herkes hastalık diyecek.”
“Ya uyanırsa?”
Uzun bir sessizlik olmuştu.
Sonra Mert’in sesi duyulmuştu.
“Uyanırsa her şeyi anlatır. O yüzden uyanmaması gerekiyor.”
Kayıt orada bitiyordu.
Elimdeki telefon titremeye başladı.
Bu artık yalnızca bir aile meselesi değildi. Torunumun hayatı boyunca unutamayacağı bir korkunun içine nasıl sürüklendiğini açıkça gösteren kanıtlar vardı.
Polislerden biri yukarı çıktı ve Mert ile Buse’yi salona indirdi. Mert beni görünce başını eğdi.
“Anne, sana açıklayabilirim.”
“Hayır,” dedim. “Artık açıklama istemiyorum. Gerçeği istiyorum.”
Buse ağlayarak konuşmaya başladı.
“Ben istemedim.”
Mert ona sertçe baktı.
“Sus.”
Buse bu kez başını kaldırdı.
“Hayır! Artık susmayacağım.”
O gece ilk kez gelinimin gerçekten korktuğunu gördüm.
Buse, aylar önce Mert’in büyük bir borca girdiğini anlattı. Borçlarını kapatmak için bazı insanlardan para almış, ardından geri ödeyemeyince tehdit edilmeye başlanmıştı. Mert, ailesinin sahip olduğu bazı malları satabilmek için büyükannesinden kalan mirasın kontrolünü ele geçirmek istiyordu. Ancak mirasın bir bölümü Duru adına kayıtlıydı.
Duru büyüdüğünde bazı haklara sahip olacaktı.
Mert bunu beklemek istememişti.
Önce Duru’yu sürekli hasta göstermeye başlamışlardı. Sonra çevresindeki insanlardan uzaklaştırmışlardı. Doktorlara farklı hikâyeler anlatılmış, ziyaretçiler engellenmişti.
Fakat Duru bir gün babasının telefonda yaptığı konuşmayı duymuştu.
Ve her şeyi anlamasa bile bir şeylerin yanlış olduğunu fark etmişti.
Buse, Duru’nun telefonla kayıt yaptığını sonradan öğrenmişti. Mert ise kayıtların ortaya çıkmasından korkmuştu.
“Onu öldürmek istemedim,” dedi Buse ağlayarak. “Sadece herkesin inanacağı bir hikâye hazırlamak istedi. Sonra… işler kontrolden çıktı.”
“Onu tabuta kim koydu?” diye sordum.
Buse cevap veremedi.
Mert ise sessiz kaldı.
Polisler onu gözaltına alırken bana baktı.
“Anne, ben sadece ailemi kurtarmaya çalışıyordum.”
Başımı salladım.
“Bir aileyi kurtarmak için içindeki en savunmasız kişiyi feda etmeye kalkıyorsan, artık ortada kurtarılacak bir aile kalmamıştır.”
Mert hiçbir şey söylemedi.
Buse de polislerle birlikte götürüldü.
O gece hastaneye gittiğimde Duru yoğun bakımda değildi ama doktorlar onu gözlem altında tutuyordu. Vücudunun aldığı ilaçlar nedeniyle ciddi şekilde susuz kaldığını, yüksek ateşinin bulunduğunu ancak zamanında getirildiği için durumunun düzelmesinin beklendiğini söylediler.
Sabaha kadar hastane koridorunda bekledim.
Güneş doğmaya başladığında doktor yanıma geldi.
“Torununuz uyandı.”
Odaya girdiğimde Duru gözlerini açmıştı.
Beni görünce zayıf bir gülümseme verdi.
“Babaanne… cenazem oldu mu?”
Gözyaşlarımı tutamadım.
“Hayır güzel kızım. Senin cenazen olmadı.”
“Olacaktı.”
“Evet,” dedim. “Ama artık olmayacak.”
Duru bir süre sessiz kaldı.
“Ben ölecek miydim?”
Bu soruya cevap vermek dünyanın en zor şeyi gibiydi.
“Bilmiyorum,” dedim. “Ama seni bulamasaydım çok kötü şeyler olabilirdi.”
Elimi tuttu.
“Beni buldun.”
“Evet.”
“Çünkü beni seviyorsun.”
Başımı salladım.
“Çünkü seni seviyorum. Ama sadece sevgi değil, senin yardım çağrını duymam da gerekiyordu. Bundan sonra sesini kimsenin susturmasına izin vermeyeceğiz.”
Duru haftalar boyunca hastanede kaldı. Sonrasında güvenli bir yere yerleştirildi. Olayla ilgili soruşturma aylar sürdü. Mert ve Buse hakkında ağır suçlamalar yöneltildi. Duru’nun kayıtları, tabuttaki anahtar ve diğer deliller gerçeğin ortaya çıkmasını sağladı.
Ben ise her gün torunumun yanında oldum.
Bir süre sonra Duru yeniden gülmeye başladı. Önce küçük şeylere güldü. Bir çizgi filmdeki komik bir sahneye, mutfakta yaptığımız kekin kabarmasına, bahçede gördüğü bir kelebeğe…
Hayat yavaş yavaş normale dönüyordu.
Bir gün birlikte parka gittiğimizde Duru salıncağa oturdu.
“Babaanne, artık korkmuyorum,” dedi.
“Emin misin?”
“Biraz korkuyorum.”
Gülümsedim.
“Korkmak ayıp değil.”
“Biliyorum. Ama artık biri bana korkmamam gerektiğini söylemiyor.”
Bu cümle beni uzun süre düşündürdü.
Çünkü bazen çocukların ihtiyacı olan şey, onlara korkmamalarını söylemek değildir.
Onlara korktuklarında yanlarında olacak birinin bulunduğunu hissettirmektir.
Aylar sonra Duru, hastanede geçirdiği o günlerden bahsettiğinde artık ağlamıyordu. Bir gün bana küçük bir resim getirdi.
Resimde iki kişi vardı.
Biri kendisiydi.
Diğeri bendim.
İkimizin arasında da büyük, renkli bir güneş çizmişti.
“Bu ne?” diye sordum.
“Yeni hayatımız,” dedi.
Resme bakarken o geceyi hatırladım.
Beyaz çiçeklerle çevrili bir salonu, ortadaki tabutu, duyduğum o hafif tırmalama sesini ve “Babaanne, ben uslu durdum” diyen küçücük sesi…
Eğer o gece eve gitmiş olsaydım, her şey farklı olabilirdi.
Ama gitmemiştim.
Ve o küçücük ses, yalnızca bir çocuğun yardım çağrısı değildi.
Bir ailenin sakladığı korkunç gerçeğin dışarıya ulaşan son işaretiydi.
Duru büyüdüğünde o geceyi unutacak mı bilmiyorum. Belki bazı ayrıntılar zamanla silinecek. Ama ben hiçbir zaman unutmayacağım.
Çünkü o gece bir tabutun kapağını açarken yalnızca torunumu kurtarmadım.
Onun yeniden çocuk olma hakkını da kurtardım.
Ve Duru’nun hayatındaki en güzel şey, bir zamanlar herkesin onun için hazırladığı cenazenin hiçbir zaman gerçekleşmemesi değil…
O geceden sonra, bir daha kimsenin onun hayatı hakkında onun yerine karar verememesi oldu.