“Peki bunun kayıp çocukla ilgisi ne?”

Cevdet Bey’in yüzü değişti.

O anda sanki yıllardır taşıdığı ağırlık omuzlarına tekrar çöktü.

“Selim benim kardeşimdi.”

Bahçede bir sessizlik oldu.

Cevdet Bey fotoğrafı eline aldı.

“Ben on iki yaşındaydım, o sekiz yaşındaydı. Babamız çok sert bir adamdı. Selim biraz farklıydı. İnsanlarla konuşmakta zorlanırdı, bazı şeyleri diğer çocuklardan daha yavaş öğrenirdi. O zamanlar kimse nedenini bilmiyordu. Mahalledeki çocuklar onunla sürekli dalga geçerdi.”

Yiğit dikkatle dinliyordu.

“Bir gün okuldan sonra birkaç çocuk Selim’in beslenme çantasını aldı. Onu okulun arkasındaki boş arsaya götürdüler. Ben her şeyi gördüm.”

“Sonra ne oldu?” dedim.

Cevdet Bey’in gözleri doldu.

“Hiçbir şey yapmadım.”

Sesindeki pişmanlık öylesine ağırdı ki kimse araya giremedi.

“Korktum. O çocuklar benden büyüktü. Bana da vururlar diye düşündüm. Eve gittim. Akşam Selim dönmeyince ailem onu aramaya başladı. Ertesi gün polis geldi. Ben ise kimseye gerçeği söylemedim.”

“Selim bulundu mu?” diye sordu Yiğit.

Cevdet Bey başını eğdi.

“Evet. İki gün sonra şehir dışındaki bir otobüs terminalinde bulundu. Korkmuştu, açtı ve eve dönmeye çalışıyordu. O çocuklardan kaçarken yanlış otobüse binmiş.”

Derin bir nefes verdi.

“Selim eve döndü ama bir daha aynı çocuk olmadı. Okula dönmek istemedi. İnsanlardan korkmaya başladı. Yıllar sonra başka bir şehre taşındı. Ben ise ona bir kez bile gerçeği söyleyemedim.”

Polis memurlarından biri sordu:

“Peki neden bu fotoğrafı buraya bıraktınız?”

Cevdet Bey metal kutunun kapağını okşadı.

“Bu kutu Selim’in eski beslenme çantası.”

Hepimiz yeniden kutuya baktık.

Cevdet Bey devam etti:

“Dün Yiğit’in hikâyesini duyduğumda bütün gece uyuyamadım. Sekiz yaşındaki bir çocuk, başka biri için kendi yemeğinden vazgeçebiliyordu. Ben ise on iki yaşımdayken kardeşim için birkaç kelime söylemeye cesaret edememiştim.”

Yiğit yavaşça annemin arkasından çıktı.

“Diğer çantaları da siz mi koydunuz?”

Cevdet Bey başını iki yana salladı.

“Hayır.”

İşte asıl şaşkınlık o zaman başladı.

Polis kayıtları kontrol ettiğinde, bahçemize bırakılan elliye yakın beslenme çantasının farklı kişiler tarafından getirildiğini gördük.

Haber mahallede yayılmıştı.

Yiğit’in İdil için öğle yemeği parasını biriktirdiğini duyan insanlar, onun artık okulda aç kalmaması için bir şey yapmak istemişlerdi.

Ama kimse sadece yemek göndermemişti.

Her çantanın içinde farklı şeyler vardı.

Birinin içinde sandviç ve meyve vardı.

Bir diğerinde renkli kalemler.

Başka birinde küçük bir futbol topu.

Bazılarında ise notlar bulunuyordu.

“İyilik yapan çocuklar aç kalmamalı.”

“Yiğit, bir gün biri sana da iyilik yaparsa kabul et.”

“İdil’e kırmızı elbisesi çok yakışmış.”

Bir çantanın içinden küçük bir kızın çizdiği resim çıktı.

Resimde kırmızı elbiseli İdil, yanında Yiğit’le el ele duruyordu.

Altına şöyle yazılmıştı:

“Benim kardeşim de Down sendromlu. Ona iyi davrandığın için teşekkür ederim.”

Yiğit bu notu okuduğunda gözleri doldu.

Sonra metal kutuya baktı.

Cevdet Bey hâlâ oradaydı.

Yiğit yavaşça yanına gitti.

“Selim amca şimdi nerede?”

Cevdet Bey şaşırdı.

“İzmir’de yaşıyor.”

“Onu arayabilir misiniz?”

Yaşlı adamın dudakları titredi.

“Yıllardır konuşmuyoruz.”

“Bence aramalısınız.”

Cevdet Bey cevap vermedi.

Yiğit cebinden küçük kırmızı bir kurdele çıkardı. İdil’in elbisesinin paketinden kalmıştı.

Kurdeleyi metal kutunun sapına bağladı.

“Bazen geç kalmış olabilirsiniz,” dedi. “Ama yine de doğru şeyi yapabilirsiniz.”

Sekiz yaşındaki oğlumun bunu nereden öğrendiğini bilmiyordum.

Belki de çocuklar bazı şeyleri biz yetişkinlerden daha kolay anlıyordu.

Cevdet Bey o gün evine döndü.

Akşamüstü kapımız tekrar çaldı.

Elinde telefon vardı.

Gözleri kıpkırmızıydı.

“Selim’le konuştum,” dedi.

Sadece bu kadar.

Sonra ağlamaya başladı.

Yıllardır taşıdığı sır sonunda bitmişti.

Kardeşine her şeyi anlatmıştı.

Selim önce sessiz kalmış, ardından ona şunu söylemiş:

“Ben o gün senin korktuğunu biliyordum. Sana kızmadım. Sadece neden hiç konuşmadığını merak ettim.”

Cevdet Bey bunu anlatırken Yiğit’in başını okşadı.

“Bu çocuk olmasaydı, belki de kardeşimi aramadan ölecektim.”

O gece bahçemizdeki beslenme çantalarını topladık.

Yiğit hepsini kendisine saklamadı.

Ertesi gün yarısını okulundaki ihtiyaç sahibi çocuklara götürdü.

Birkaç tanesini de Aysun’a verdi.

“İdil büyüyünce okulda kullanır,” dedi.

Metal kutu ise Cevdet Bey’e geri döndü.

Ama üzerindeki kırmızı kurdele kaldı.

Aradan birkaç hafta geçti.

Bir pazar günü kapımıza iki yaşlı adam geldi.

Biri Cevdet Bey’di.

Diğerini daha önce hiç görmemiştim.

Elinde kırmızı bir beslenme çantası taşıyordu.

Yiğit kapıyı açtığında adam gülümsedi.

“Sen Yiğit olmalısın.”

“Evet.”

“Ben Selim.”

Yiğit bir an sustu.

Sonra gülümsedi.

Selim elindeki çantayı ona uzattı.

“Bu senin için.”

Yiğit açtı.

İçinden bir sandviç, bir elma ve küçük bir not çıktı.

Notta şöyle yazıyordu:

“Bir zamanlar kimse benim yanımda durmadı diye düşündüm. Meğer yıllar sonra tanımadığım bir çocuk, bana hâlâ insanların iyi olabileceğini hatırlatacakmış.”

Yiğit notu uzun süre elinde tuttu.

O sırada İdil de annesiyle birlikte bahçeye çıktı.

Üzerinde yine o kırmızı elbise vardı.

Yiğit onu görünce koşup yanına gitti.

İdil kahkaha atarak eteğini tuttu ve kendi etrafında dönmeye başladı.

Cevdet Bey ile Selim yan yana durup onları izledi.

Ben de o an bir şeyi fark ettim.

O kırmızı elbise aslında sadece İdil için alınmamıştı.

Yiğit farkında olmadan bir annenin yalnızlığını hafifletmiş, bir mahalleyi birbirine yaklaştırmış, iki kardeş arasında onlarca yıldır kapanmayan bir yarayı açıp sonunda iyileşmesine yardım etmişti.

Bütün bunların başlangıcı ise sekiz yaşındaki bir çocuğun cebindeki birkaç öğle yemeği parasıydı.

O günden sonra Yiğit’e bir daha asla “küçük” demedim.

Çünkü insanın büyüklüğünü yaşı belirlemiyordu.

Bazen bir yetişkinin yıllarca yapamadığını bir çocuk tek bir davranışıyla yapabiliyordu.

Ve Yiğit bana hayatım boyunca unutamayacağım bir şey öğretti:

İyilik her zaman dünyayı bir anda değiştirmez. Ama bazen tek bir insanın kalbine dokunur, o insan başka birine uzanır ve yıllar önce yarım kalan bir hikâye, hiç beklenmedik bir yerde yeniden güzel bir son bulur.