Beni görünce gözlerini kaçırdı.

“Erdem’i sen mi öldürdün?” diye sordum.

Nihat hemen başını kaldırdı. “Hayır.”

Sesindeki korku gerçek gibiydi ama artık kimseye kolayca inanacak durumda değildim.

Gerçeği anlatmaya başladığında, yıllardır kafamda taşıdığım hikâye tamamen değişti.

Erdem’in öldüğü gece ikisi aynı araçtaymış. Yıllar önce ortak oldukları tamirhaneden kalan eski bir borç meselesini çözmek için şehir dışındaki biriyle görüşmeye gitmişler. Erdem bana bu geçmişi hiç anlatmamıştı çünkü o dönemde yanlış insanlarla iş yaptıklarını ve bundan utandığını düşünüyormuş.

Dönüş yolunda aracı Nihat kullanıyormuş.

Yağmur şiddetlenmiş. Bir virajda karşılarına aniden yola çıkmış başka bir araç gelmiş. Nihat direksiyonu kırmış ve otomobil bariyerlere savrulmuş. Erdem ağır yaralanmış, Nihat ise araçtan dışarı fırlamış ama hayatta kalmış.

“Neden polis sana ulaşmadı?” diye sordum.

Nihat başını eğdi.

“Çünkü kaçtım.”

O tek kelime bütün öfkemi yeniden alevlendirdi.

Kazadan hemen önce Erdem’le tartıştıklarını, Nihat’ın ehliyetine birkaç ay önce el konulduğunu söyledi. Korkmuştu. Yakalanırsa hapse gireceğini düşünmüş, Erdem’in öldüğünü görünce paniğe kapılıp olay yerinden uzaklaşmıştı. Pusula da kazadan sonra Erdem’i araçtan çıkarmaya çalışırken eline geçmişti.

“Üç yıl boyunca neden sustun?” dedim.

Nihat’ın gözleri doldu. “Çünkü korkaktım.”

O an ona acımadım. Çünkü korkusunun bedelini ben ve oğlum ödemiştik.

Fakat daha da önemlisi, Uras’a neden yaklaştığını sordum. İşte bu noktada Nihat’ın yaptığı şeyin affedilemez olduğunu açıkça söyledim. Bir çocuğu gizlice takip etmiş, onun babasına duyduğu özlemi kullanmış ve kulağının arkasına küçük bir takip cihazı yapıştırmıştı.

Nihat bunun bir GPS etiketi olduğunu kabul etti. Uras keseyi eve götürdükten sonra kaybolmasından korktuğu için cihazı yerleştirdiğini söyledi. Ona zarar vermek istemediğini tekrarlayıp durdu.

“Zarar vermek sadece bir çocuğa vurmak değildir,” dedim. “Onu korkutmak, sırrını kullanmak ve annesinden bir şey saklamasını istemek de zarar vermektir.”

Nihat başını önüne eğdi.

Polis, Nihat hakkında hem kazayla ilgili hem de Uras’a yönelik davranışları nedeniyle yasal işlem başlattı. Benim içinse daha zor bir süreç başladı. Erdem’in sandığım kadar kusursuz bir geçmişi olmadığını öğrenmiştim. Ama aynı zamanda onun kazadan önce hayatını düzeltmeye çalıştığını, eski işlerden tamamen uzaklaşmak istediğini de öğrendim.

O gece eve döndüğümde Uras beni kapıda bekliyordu.

“Babam kötü biri miydi?” diye sordu.

Sorusu içimi acıttı.

Yanına oturdum.

“Hayır,” dedim. “Ama baban hata yapmış biriydi. Hepimiz gibi.”

Uras uzun süre sustu.

Sonra, “Nihat kötü mü?” diye sordu.

Bu kez cevap vermeden önce düşündüm.

“Nihat çok yanlış şeyler yaptı. Korktu ve korkusunun başkalarına zarar vermesine izin verdi. İnsanları sadece ‘iyi’ ve ‘kötü’ diye ikiye ayırmak bazen kolaydır. Ama asıl önemli olan, yaptıklarının sorumluluğunu alıp almadıklarıdır.”

Bir hafta sonra Erdem’in pusulasını tamir ettirdim. Uras’a vermeden önce kapağını açtım. İçindeki küçücük bebeklik fotoğrafı hâlâ duruyordu.

Uras pusulayı avucunda çevirdi.

“Bunu takabilir miyim?”

“İstersen.”

Boynuna geçirirken yüzünde ilk kez huzurlu bir ifade gördüm.

O gece birlikte Erdem’in eski fotoğraflarına baktık. Bu kez acıyacak diye konuyu değiştirmedim. Babasının komik alışkanlıklarını, yaptığı hataları, bizi nasıl güldürdüğünü ve bazen ne kadar inatçı olduğunu anlattım.

Çünkü sonunda şunu anlamıştım:

Ben Uras’ı acıdan korumaya çalışırken babasının hatıralarını da ondan uzaklaştırmıştım. O boşluğu sustukça büyütmüş, başka birinin doldurabileceği hâle getirmiştim.

Artık bunu yapmayacaktım.

Erdem’in geçmişini değiştiremezdim. Nihat’ın yaptıklarını da silemezdim. Ama oğluma babasını ne bir kahraman ne de bir suçlu gibi anlatacaktım.

Onu olduğu gibi anlatacaktım.

Hatalarıyla, korkularıyla, sevgisiyle ve son gününe kadar oğlunu düşündüğü gerçeğiyle.

Uras uyumadan önce pusulayı komodinin üzerine bıraktı ve bana baktı.

“Anne, artık babam hakkında soru sorabilir miyim?”

Yatağının kenarına oturup saçlarını okşadım.

“İstediğin kadar.”

Çünkü bazı çocukları geçmişten korumanın yolu, geçmişi saklamak değildir.

Onlara gerçeği, taşıyabilecekleri kadar sevgiyle anlatmaktır.

Ve bazen bir berber koltuğunda fark edilen küçücük siyah bir disk, yıllardır kapalı duran bir kapıyı açar.

Bizim kapımızın ardında kusursuz bir geçmiş yoktu.

Ama sonunda saklanmayan, korkulmayan ve birlikte yaşayabileceğimiz bir gerçek vardı.