2. BÖLÜM
Hastane odasında Derya’nın uyuduğundan emin olduktan sonra telefonumu elime aldım. Parmaklarım titriyordu ama bunun sebebi korku değildi. İçimde, annemin ve kız kardeşimin bize yaptıklarını öğrenme isteğiyle karışmış büyük bir öfke vardı. Kamera sisteminin uygulamasını açtım ve evimizin kayıtlarına bağlandım.
İlk görüntüleri açtığımda karşıma çıkan tarih, hastaneye gittiğimizden iki gün öncesiydi.
Salonun ortasında Derya’yı gördüm.
Elinde küçük bir mama şişesi vardı. Üzerinde kalın bir kazak bulunmasına rağmen sürekli titriyordu. Birkaç dakika sonra annem salona girdi. Elinde telefon vardı. Derya ona bir şeyler anlatıyor, annem ise kollarını kavuşturmuş şekilde onu dinliyordu.
Ses kaydı da açıktı.
Derya’nın sesi kısık ama netti.
“Jale Hanım, evde yiyecek kalmadı. Bebeğin bezleri de bitmek üzere. Eren’in bıraktığı paradan biraz kullanabilir miyiz?”
Annemin cevabı beni olduğum yere mıhladı.
“Eren o parayı kullanmamızı istemiyor.”
Derya şaşkınlıkla ona baktı.
“Ama o para zaten bizim için bırakıldı.”
“Bana başka bir şey söyledi.”
“Ne söyledi?”
Annem hiç tereddüt etmeden cevap verdi.
“Paraya dokunmayın dedi.”
Telefonu elimde sıkıca tuttum.
Yalan söylüyordu.
Ben ona hiçbir zaman böyle bir şey söylememiştim.
Tam o sırada Sibel görüntüye girdi. Elinde büyük bir alışveriş çantası vardı. Çantayı masanın üzerine bıraktı ve anneme baktı.
“Miami otelini ayarladım,” dedi.
Derya’nın yüzündeki şaşkınlığı görünce ikisi de sustu.
Derya ayağa kalkmaya çalıştı ama sendeledi.
“Miami mi?”
Sibel ona küçümseyerek baktı.
“Sen yanlış anladın. Annemle kısa bir tatil yapacağız.”
“Peki bebeğe kim bakacak?”
Annem omuzlarını silkti.
“Sen bakarsın.”
Derya’nın yüzü bembeyaz oldu.
“Ben zaten bakıyorum.”
Sibel’in cevabı ise kanımı dondurdu.
“Bir anne çocuğuna bakmak için başkasına ihtiyaç duymaz.”
Görüntüyü durdurdum.
Bir süre ekrana bakakaldım.
Sonra devam ettirdim.
O gece annemle Sibel’in mutfakta oturup parayı konuştuklarını gördüm. Banka uygulamasından transferler yapıyorlardı. İlk transfer 12 bin dolardı. İkincisi 9 bin. Sonra 7 bin ve daha küçük miktarlar…
Parayı tek seferde çekmemişlerdi.
Belli ki bankanın güvenlik sistemine takılmamak için bölmüşlerdi.
Sonra Sibel telefonu çıkarıp Miami’deki otelin rezervasyonunu gösterdi.
“Suite hazır,” dedi.
Annem gülümsedi.
“Eren bunu öğrendiğinde çok geç olacak.”
Sibel kahkaha attı.
“Üç hafta sonra dönecek. O zamana kadar biz çoktan dönmüş oluruz.”
İçimden buz gibi bir öfke geçti.
Ben onların üç hafta boyunca ne yaptığını düşünürken onlar benim dönüş tarihimi hesaplamıştı.
Ama planları tek bir noktada bozulmuştu.
Ben eve üç hafta erken dönmüştüm.
Kayıtları izlemeye devam ettim.
Ertesi sabah Derya mutfakta bebeğimiz için bir şeyler hazırlamaya çalışıyordu. Buzdolabını açtı. İçeride neredeyse hiçbir şey yoktu. Bir süre dolaba baktıktan sonra sessizce ağlamaya başladı.
Bebeğimiz ağlıyordu.
Derya onu kucağına aldı.
“Tamam oğlum… annen burada.”
O cümleyi duyduğum anda gözlerim doldu.
Derya kendisi açken bile bebeğimize güç vermeye çalışıyordu.
Bir süre sonra annem yeniden eve geldi.
Elinde kahve vardı.
Derya ondan yardım istedi.
“Lütfen biraz yiyecek alabilir misiniz?”
Annem kahvesinden bir yudum aldı.
“Para yok.”
Derya şaşkınlıkla ona baktı.
“Eren para bıraktı.”
Annemin yüzü değişti.
“Bana hesap sorma.”
Derya ilk kez sesini yükseltti.
“Bu benim hesabım değil. Bebeğinizin torununuzun hesabı!”
Annem öfkeyle masaya vurdu.
“Sen de kendini fazla önemli sanmaya başladın!”
Ardından evden çıktı.
O görüntüyü izlerken gözlerimi kapattım.
Annemin beni nasıl kandırdığını değil, Derya’nın günlerce bununla tek başına mücadele etmek zorunda kaldığını düşünüyordum.
Son kayıtları açtığımda ise her şey daha da kötüleşti.
Elektriklerin kesildiği geceydi.
Dışarıda hava dondurucu derecede soğuktu.
Derya bebeğimizi battaniyelere sarıp salonun ortasına oturmuştu. Isıtıcı çalışmıyordu. Ellerini bebeğin üzerine koyarak onu kendi vücut ısısıyla korumaya çalışıyordu.
İşte hastanede gördüğüm manzaranın sebebi buydu.
Üzerindeki kanın da nedenini birkaç dakika sonra öğrendim.
Derya ayağa kalkmaya çalışırken yere düşmüş ve daha önce tedavi edilmemiş enfeksiyonu nedeniyle kanaması başlamıştı.
Ama yardım istemek için telefonunu aldığında hattının da kesildiğini gördü.
Son gücüyle benim numaramı çevirmeye çalışmıştı.
Telefon açılmamıştı.
Çünkü ben o sırada uçaktaydım.
Kayıt burada sona erdi.
Telefonumu kapattım ve derin bir nefes aldım.
Artık her şeyi biliyordum.
Ertesi sabah Derya uyandığında yatağının yanında oturuyordum.
Gözlerini açıp bana baktı.
“İzledin mi?”
Başımı salladım.
“Her şeyi.”
Derya gözlerini kapattı.
“Bana inanacağını biliyordum.”
Elini tuttum.
“Sana inanıp inanmamak mesele değildi. Sana bunları yaşattıkları için kendimi affedemiyorum.”
Derya yorgun bir gülümsemeyle başını salladı.
“Sen bunu yapmadın.”
“Ama seni yalnız bıraktım.”
“Beni yalnız bırakan sen değildin,” dedi. “Bize güvenmediğimiz insanlar zarar verdi.”
O cümle hayatım boyunca unutamayacağım bir ders oldu.
Aynı gün avukatımla görüştüm.
Kamera kayıtlarını, banka transferlerini ve Miami’deki harcamaları tek dosyada topladık. Annemle Sibel’in yaptığı hiçbir şeyi gizlemedim. Onları cezalandırmak için değil, Derya’nın ve oğlumuzun hakkını geri almak için mücadele ettim.
Birkaç gün sonra annem beni aradı.
“Eren, neden bu kadar büyütüyorsun?”
“Çünkü Derya hastanede.”
“Sonuçta para tekrar kazanılır.”
Bir an sustum.
Sonra sakin bir sesle cevap verdim.
“Para kazanılır anne. Ama bir insanın güveni bir kez kaybedildiğinde geri kazanılması çok zor.”
Annem ağlamaya başladı.
“Biz sadece biraz eğlenmek istedik.”
“Derya açken mi?”
Cevap vermedi.
“Bebeğim hipotermi geçirirken mi?”
Yine sustu.
“Sen torununu korumak yerine otel havuzunda fotoğraf çektirdin.”
Telefonun diğer ucunda uzun bir sessizlik oldu.
Sonunda annem yalnızca şunu söyledi:
“Bizi affetmeyecek misin?”
Pencereden hastane bahçesine baktım.
“Affetmek başka, hayatımda size yeniden yer vermek başka.”
Telefonu kapattım.
Aylar sonra Derya ve oğlumuz tamamen toparlandı.
Oğlumuzun ilk gülüşünü gördüğüm gün, hastanedeki o soğuk geceyi düşündüm. Bir zamanlar buz gibi olan elleri artık benim parmağımı sımsıkı tutuyordu.
Evimize döndüğümüzde ilk yaptığım şey kameraları kontrol etmek olmadı.
Onları kapattım.
Çünkü artık evimizde korkuyla yaşamayacaktık.
Derya bebeğimizi kucağına aldı.
Ben de ikisinin yanına oturdum.
“Biliyor musun?” dedim.
Derya bana baktı.
“Ne?”
“Ben o gün eve üç hafta erken dönerek hayatımızı kurtardığımı sanıyordum.”
“Peki?”
“Meğer sen zaten her gün hayatımızı kurtarıyormuşsun.”
Derya’nın gözleri doldu.
Bebeğimiz o sırada küçük bir ses çıkarıp ikimize birden baktı.
İlk kez gerçekten rahatladığımı hissettim.
Annemle Sibel’in yaptıkları bize büyük bir yara bırakmıştı. Ama o yaranın bize öğrettiği bir şey vardı:
Aile, aynı soyadını taşımak değildir. Aile, en zor anında yanında kalandır.
38 bin doların tamamını geri aldık.
Ama benim için asıl geri kazandığım şey para değildi.
Eşimdi.
Oğlumdu.
Ve bir daha hiçbir insanın sevgisini, sırf ailemden geliyor diye sorgulamadan kabul etmeyeceğimi öğrendiğim kendi hayatımdı.
O gece Derya uyurken bebeğimizi kucağıma aldım.
Pencerenin dışında kar yağıyordu.
Aylar önce aynı soğuk, evimizin içine kadar girmişti.
Bu kez ise ev sıcaktı.
Çünkü gerçek zenginliğin Miami’deki lüks bir otel odası, pahalı içecekler ya da banka hesabındaki para olmadığını artık biliyordum.
Gerçek zenginlik, yanında kalması gereken insanların gerçekten yanında olmasıydı.
Ve ben o gece oğluma bakarken kendime tek bir söz verdim:
Bir daha ailemi korumak adına gerçeği görmezden gelmeyecektim.
Çünkü bazen insanın hayatındaki en büyük kayıp, parasını çalan insanlar değil…
Onlara güvenerek kaybettiği zamandır.
Ben o zamanı geri alamazdım.
Ama bundan sonraki bütün zamanımı, gerçekten ailem olan Derya ve oğlumuz için yaşayabilirdim.
