BÖLÜM 2:
Mektubu birkaç kez baştan sona okudum. Her okuyuşumda Baran’ın neden bana hiçbir şey anlatmadığını biraz daha iyi anlıyor, ama aynı zamanda ona neden kızgın olduğumu da daha fazla hissediyordum.
“Benden sakladığı asıl şey, Duygu’nun neden bu kadar acele ettiğiymiş…”
Bu düşünce zihnimde dönüp duruyordu.
Mektubun devamında Baran, Duygu’yla evlendikten yaklaşık sekiz ay sonra bazı şeylerin değişmeye başladığını anlatmıştı. Önceleri bunu evliliğin sıradan sorunları sanmıştı. Duygu onun banka hesaplarını, şirket hisselerini ve özellikle de büyükbabasından kalan dağ evini sürekli soruyordu. Fakat zaman geçtikçe soruların para merakından çok daha fazlası olduğunu fark etmişti.
Bir gece, Duygu’nun telefonla konuşmasına kulak misafiri olmuştu.
“Henüz değil,” demiş Duygu. “Belgeler tamamlanmadan hiçbir şey yapamam.”
Baran, kiminle konuştuğunu sorduğunda Duygu, bir arkadaşının borcuyla ilgili yardım istediğini söylemişti.
Fakat Baran inanmamıştı.
Araştırmaya başladığında ise karşısına beklemediği bir gerçek çıkmıştı. Duygu’nun geçmişinde birkaç yıl önce gerçekleşmiş büyük bir miras anlaşmazlığı vardı. Bir aile şirketindeki hisselerin devri sırasında sahte belgeler kullanılmış, ardından şirketin sahibi hayatını kaybetmişti. Dosya kapanmış gibi görünüyordu.
Ancak Baran bazı isimlerin kendi şirketindeki insanlarla bağlantılı olduğunu fark etmişti.
Mektubun bir sonraki satırını okurken ellerim buz gibi oldu.
“Anne, Duygu benim paramı istemiyor. Asıl istediği şey, benim ölmemden sonra şirketin kontrolünü ele geçirmek.”
Sandalyeden kalktım.
Baran’ın hastalığı gerçekten doğal mıydı?
Bu soruyu düşünmek bile istemiyordum.
Ama mektubun devamı beni daha da sarstı.
Baran, hastalığının teşhisinden sonra Duygu’nun davranışlarının değiştiğini yazmıştı. Doktorların söylediği her şeyi sorguluyor, ilaçlarını kendisinin düzenlemesini istiyor, hatta bazı belgeleri imzalaması için onu baskı altında tutuyordu.
Baran ise bir noktadan sonra ona güvenmeyi tamamen bırakmıştı.
Bu yüzden gizlice başka bir doktora gitmişti.
İkinci doktorun yaptığı incelemelerde, kullandığı bazı ilaçların gereksiz olduğunu öğrenmişti. Fakat doktor, bunların ölümüne sebep olduğunu söylememişti. Baran da kesin bir suçlama yapacak kadar kanıt olmadığını biliyordu.
Yine de korkmuştu.
Bana söylemek istemesinin sebebi de buydu.
Çünkü beni de hedef haline getirmekten korkuyordu.
Mektupta şöyle yazıyordu:
“Sana anlatsaydım bana yardım etmek için hemen geleceğini biliyordum. Duygu da bunu biliyor. Seni benden uzak tutmak için her şeyi yapardı.”
Gözlerim doldu.
Oğlum beni korumaya çalışmıştı.
Ama bir anne için çocuğunun kendisini korumaya çalışması bazen teselliden çok daha büyük bir acıydı.
Çünkü onu koruyamamıştım.
USB belleği elime aldım. Bilgisayarı açıp içindeki dosyaları tek tek incelemeye başladım. Banka kayıtları, şirket belgeleri, e-postalar ve bazı fotoğraflar vardı. Dosyaların arasında bir klasör dikkatimi çekti.
Adı sadece “M” harfiydi.
Klasörü açtığımda birkaç taranmış belge çıktı.
Belgelerden birinde Duygu’nun adı vardı.
Bir diğerinde ise aile avukatının adı.
Ama beni asıl şaşırtan, belgelerde geçen üçüncü isimdi.
Vedat.
Bu isim bana tanıdık geliyordu.
Baran’ın şirketinde yıllardır finans bölümünü yöneten adamdı.
Demek ki Duygu yalnız değildi.
Bir süre sonra USB bellekteki son dosyayı açtım.
Baran’ın kendi sesi duyuldu.
“Anne, eğer bu kaydı izliyorsan, muhtemelen Duygu seni evden çıkardı. Öncelikle sakin ol. Çünkü sana anlatacağım şeyin ilk kısmı kötü, ama sonu senin sandığından daha iyi.”
Ekrandaki oğlum birkaç saniye sustu.
“Ölümümden sonra Duygu’nun yapacağı ilk şey seni etkisiz hale getirmek olacak. Bunun için seni yas tutan, ne yaptığını bilmeyen yaşlı bir kadın gibi göstermeye çalışacak. Sonra da şirketin kontrolünü alacak.”
Gözlerimi kapattım.
Tam olarak böyle olmuştu.
“Fakat anne, vasiyetname sahte.”
Elimdeki kahve fincanı masaya çarptı.
Bir süre hiçbir şey yapamadım.
Baran devam etti.
“Gerçek vasiyetname, dağ evinde. Ama sadece vasiyetname değil. Duygu’nun şirketi ele geçirmek için yaptığı planın kanıtları da burada.”
Sonra kameraya biraz daha yaklaştı.
“Ve sana en önemli şeyi söylemem gerekiyor. Eğer Duygu sana dağ evinin anahtarını verdiyse, bunu tesadüfen yapmadı. O evin içinde bir şey olduğunu bilmiyor. Çünkü büyükbabamın zamanından kalan eski arşiv odasının yerini yalnızca ben biliyorum.”
Elimdeki küçük anahtara baktım.
Demek anahtar bunun içindi.
Baran’ın sesi devam etti:
“Koridorun sonundaki eski kitaplığın arkasında gizli bir kapı var. Anahtar orayı açacak. Ama anne, lütfen tek başına hareket etme. Bu kayıt eline geçtiğinde önce güvenilir bir avukat bul.”
Oğlumun kaydı burada bitiyordu.
Ertesi sabah dağ kasabasındaki küçük hukuk bürosuna gittim. Baran’ın adını söylediğimde yaşlı avukat Nihat Bey uzun süre yüzüme baktı.
“Bunu ne kadar zamandır biliyorsunuz?” diye sordum.
“Baran bana ölümünden yaklaşık iki ay önce geldi,” dedi.
“Peki neden bana söylemediniz?”
“Çünkü benden bunu özellikle istedi.”
Çantamdan USB belleği çıkardım.
“Bunu da bana bıraktı.”
Nihat Bey dosyaları inceledikten sonra derin bir nefes aldı.
“Baran hazırlıklıymış.”
“Vasiyetname sahte mi?”
“Evet.”
Bunu duyduğumda şaşırmadım.
Asıl şaşırtıcı olan, Baran’ın gerçek vasiyetnamesinde ne yazdığıydı.
Dağ evi bana bırakılmıştı.
Fakat paradan çok daha önemli bir madde vardı.
Baran, şirketindeki hisselerinin bir bölümünü çalışanların oluşturacağı bir vakfa bırakmış, geri kalanını da benim kontrolüm altında bir güven fonuna aktarmıştı.
Duygu’ya ise yalnızca belirli bir miktar bırakmıştı.
Üstelik şartlı.
Şirketin hisselerini satamayacak, yönetim kurulunun onayı olmadan şirket hesaplarına erişemeyecekti.
Yani Duygu’nun elinde olduğunu sandığı dört milyon dolarlık servetin büyük bölümü aslında onun değildi.
“Peki sahte vasiyetname?”
Nihat Bey gülümsedi.
“Onu da çözeceğiz.”
O gün birlikte dağ evine döndük.
Kitaplığın arkasındaki gizli kapıyı bulmamız uzun sürmedi. Anahtarı kilide soktuğumda ellerim titriyordu.
Kapı açıldığında içeride küçük bir oda vardı.
Eski dosyalar, kutular ve birkaç sabit disk raflara yerleştirilmişti.
En üst rafta ise tek bir zarf duruyordu.
Üzerinde benim adım yazıyordu.
Zarfı açtım.
İçinden Baran’ın kısa bir mektubu çıktı.
“Anne, eğer buraya kadar geldiysen artık Duygu’nun seni güçsüz sandığı kadar güçsüz olmadığını biliyorsun. Ama senden tek istediğim intikam alma. Gerçeği ortaya çıkar. Çünkü gerçeğin intikamdan daha uzun ömürlü olduğunu öğrendim.”
Mektubun sonunda tek bir cümle vardı:
“Beni kaybettin diye hayatını da kaybetme.”
O cümleyle ağlamaya başladım.
Çünkü oğlumun benden istediği şey para değildi.
Hayatımı onun ölümüyle birlikte gömmememi istiyordu.
Sonraki haftalar kolay geçmedi.
Nihat Bey belgeleri mahkemeye sundu. Sahte vasiyetname incelemeye alındı. Banka kayıtları ve şirket yazışmaları ortaya çıkarıldı. Duygu’nun Vedat’la yaptığı gizli görüşmeler, şirket hisselerini ele geçirmek için hazırlanan planlar ve sahte belgeler tek tek ortaya çıktı.
Duygu her şeyi inkâr etti.
Ama kanıtlar yalan söylemiyordu.
Sonunda şirketin yönetiminden uzaklaştırıldı ve hakkında soruşturma başlatıldı. Vedat da itiraf etmek zorunda kaldı. Baran’ın ölümüne doğrudan sebep olduklarına dair kesin bir kanıt bulunamadı, ancak onun hastalığı sırasında yaptığı bazı işlemler ciddi şüpheler doğurmuştu. Dosya ayrıca incelenmeye devam etti.
Ben ise dört milyon dolarlık evi geri almak için savaşmadım.
Çünkü artık o ev bana oğlumdan kalan bir miras gibi değil, onun son günlerinin gölgesi gibi geliyordu.
Dağ evinde kalmaya karar verdim.
Aylar sonra evin şöminesini yeniden yaktım.
Baran’ın yıllar önce oturduğu yere baktım.
Bir zamanlar “Bir gün burası bizi kurtarabilir,” demişti.
Şimdi ne demek istediğini anlıyordum.
Burası beni gerçekten kurtarmıştı.
Ama parayla değil.
Gerçeği saklayarak değil.
Bana yeniden yaşamak için bir sebep vererek.
Baran’ın şirketinden gelen paranın büyük bölümünü onun adına kurulan bir vakfa aktardım. Hastalığı nedeniyle çalışamayan insanlar ve maddi sıkıntı yaşayan aileler için kullanılmasını sağladım.
Duygu’nun bana verdiği o on bin dolarlık çeki ise yıllarca sakladım.
Bir gün çeki çıkarıp şöminenin önünde oturdum.
Sonra yırtıp çöpe attım.
Çünkü artık onun verdiği hiçbir şeyin benim değerimi belirlemesine izin vermeyecektim.
Ertesi sabah dağ evinin önünde yürürken güneş ağaçların arasından yükseliyordu.
Elimde Baran’ın mektubu vardı.
Son satırını bir kez daha okudum:
“Beni kaybettin diye hayatını da kaybetme.”
Mektubu göğsüme bastırdım.
“Merak etme oğlum,” diye fısıldadım. “Artık yaşamaya devam edeceğim.”
Oğlumu geri getiremezdim.
Geçmişi değiştiremezdim.
Ama onun bana bıraktığı son hediyeyi kabul edebilirdim.
Gerçek.
Ve bazen insanın hayatındaki en büyük miras, banka hesabında kalan milyonlar değil, karanlığın içinden çıkmasını sağlayan bir gerçektir.
O gün dağ evinin kapısını açıp içeri girdim.
İlk kez orası bana terk edilmiş bir kulübe gibi gelmedi.
Baran’ın son kez beni korumak için seçtiği yerdi.
Ve ben artık orada oğlumu beklemeyecektim.
Onu hatırlayarak yaşayacaktım.
Çünkü bir anne için evladını kaybetmek hayatın sonu değildi.
Bazen, onun bıraktığı sevgiyle yeniden başlamanın en acı ama en güzel başlangıcıydı. Eğer hikayenin devamını istiyorsanız Facebook’ta fotoğrafa yorum yapın…
