HİKAYENİN TAMAMI:
Nadide başını hafifçe çevirip fısıldadı:
“Kızım… şimdi sana neden kırk yıldır kimsenin sırtıma dokunmasına izin vermediğimi anlatacağım.”
Melis birkaç saniye boyunca konuşamadı. Gözleri yaşlı kadının sırtındaki izlerde geziniyordu. Bazıları ince ve soluk çizgiler halindeydi, bazılarıysa derinin üzerinde hâlâ belirgin şekilde duruyordu. Bunlar tek bir gecede oluşmuş yaralar değildi. Bir insanın yıllarca taşıdığı, her aynaya baktığında hatırladığı ve başkalarından saklamak için hayatı boyunca uğraştığı bir geçmişin izleriydi.
Nadide yavaşça yatağın kenarına oturdu. Hırkasını kapatmadı. Sanki artık saklamanın hiçbir anlamı kalmamıştı. Melis yanına çömeldiğinde yaşlı kadın uzun süre yere baktı.
“Bora sana benim deli olduğumu söyledi, değil mi?”
Melis cevap vermedi.
Nadide acı bir tebessümle başını salladı.
“Söylemesine gerek yok. Üç yıldır buradaki herkesin gözlerinde aynı şeyi görüyorum. Hafızam yerinde, aklım yerinde. Ama sırtımı yıkatmadığım için herkes beni korkmuş, paranoyak ve dengesiz sanıyor.”
Melis yavaşça, “Bora neden sizi hastaneye göndermek istiyor?” diye sordu.
Nadide derin bir nefes aldı.
“Çünkü beni susturmak istiyor.”
Odanın sessizliği ağırlaştı.
Nadide yatağın altından küçük, kahverengi bir kutu çıkardı. Kutunun üzerinde yılların bıraktığı çizikler vardı. Anahtarını boynunda taşıdığı zincirden çıkardı ve kutuyu açtı. İçinden eski fotoğraflar, sararmış gazete kupürleri, birkaç resmi belge ve küçük bir kaset çıktı.
Melis şaşkınlıkla baktı.
“Bunlar ne?”
Nadide fotoğraflardan birini eline aldı. Fotoğrafta genç bir kadın vardı. Kadının yüzü Nadide’ye benziyordu ama çok daha gençti. Üzerinde beyaz bir hemşire önlüğü bulunuyordu.
“Kırk üç yıl önce hastanede çalışıyordum.”
Nadide’nin sesi titremeye başladı.
“Babanınla yeni evlenmiştik. Çok gençtim. Ona âşıktım. Sonra onun çalıştığı şirketle ilgili bazı şeyler öğrenmeye başladım. İnsanların hesaplarından para kayboluyordu. Şirketin bazı çalışanları tehdit ediliyordu. Birkaç kişi aniden işten ayrıldı. Ben önce bunun sıradan bir yolsuzluk olduğunu düşündüm.”
Melis kutudaki belgelere baktı.
“Sonra ne oldu?”
Nadide gözlerini kapattı.
“Gerçeği öğrendim.”
O günlerde Nadide’nin kocası, büyük bir şirketin hukuk departmanında çalışıyordu. Şirketin yöneticileri, çalışanların ve müşterilerin kişisel bilgilerini gizlice satıyor, bazı insanların banka hesapları üzerinden para aktarıyorlardı. Nadide bunu fark ettiğinde kocasına anlatmıştı.
Fakat kocası onu korumak yerine şirketin tarafını tutmuştu.
“Bana susmamı söyledi. Ben de korktum. Ama susmadım.”
Nadide parmaklarını sıktı.
“Belgelerin kopyalarını çıkardım. Bir arkadaşım aracılığıyla savcılığa ulaştıracaktım. Fakat beni takip etmeye başladılar. Bir gece eve döndüğümde kocam beni bekliyordu.”
Melis’in gözleri doldu.
Nadide devam etti:
“O gece beni öldürmek istemedi. En azından öyle düşündüğünü söyledi. Sadece belgelerin nerede olduğunu öğrenmek istedi. Söylemeyince…”
Sözünün devamını getiremedi.
Melis yaşlı kadının sırtına baktı.
Cevabı zaten anlamıştı.
“Bu izleri o mu yaptı?”
Nadide başını eğdi.
“Evet.”
Melis’in gözleri doldu. Yıllardır insanların karşısında saklanan o korkunç izlerin arkasında tek bir olay değil, bir kadının susturulmaya çalışıldığı uzun bir hikâye vardı.
Nadide, “O gece beni bodrumda saatlerce tuttu,” dedi. “Sonunda belgelerin bende olmadığını düşündü. Çünkü asıl kopyaları başka bir yere saklamıştım.”
Melis kutudaki kaseti gösterdi.
“Peki bu?”
Nadide kasete baktı.
“Asıl sır o kasette.”
Melis eski kasetçaları çıkarmak için odaya bakındı. Nadide dolabın arkasından küçük bir cihaz çıkarıp masaya koydu. Kaseti yerleştirdiğinde birkaç saniye boyunca yalnızca cızırtı duyuldu.
Sonra bir erkek sesi işitildi.
Melis o sesi duyduğu anda Nadide’nin neden yıllardır korktuğunu anladı.
Ses, Nadide’nin kocasına aitti.
Kayıtta adam, şirket yöneticileriyle yaptığı konuşmadan söz ediyor, paraların nerelere aktarıldığını anlatıyor ve bazı belgelerin saklandığı yeri tarif ediyordu. Fakat birkaç dakika sonra başka bir erkek sesi duyuldu.
Melis o sesi tanıyordu.
Bora’nın yanında gördüğü avukatın sesiydi.
Nadide’nin gözleri doldu.
“O avukatın babası da bu işin içindeydi.”
Melis dondu.
“Ama bu mümkün değil. O adam bugün Bora’nın avukatı.”
Nadide başını salladı.
“Çünkü babası ölmeden önce bütün belgeleri oğluna bıraktı. Bora da yıllar sonra bu dosyanın varlığını öğrendi.”
Melis kutudaki belgeleri tek tek incelemeye başladı. Aralarında şirket kayıtlarının yanı sıra banka transferleri, isim listeleri ve eski mahkeme evrakları vardı. Bir belgede Bora’nın babasının imzası bulunuyordu.
Ancak daha korkunç bir şey vardı.
Bora’nın adı da dosyanın içinde geçiyordu.
Melis şaşkınlıkla Nadide’ye baktı.
“Bora bu işin içinde miydi?”
Nadide başını salladı.
“Hayır. O doğduğunda hiçbir şeyden haberi yoktu. Ama yıllar sonra öğrendi. Babasının suçlarını ve sakladığı paraları keşfetti. Şimdi o paraların bir kısmını ele geçirmek istiyor. Benim üzerimdeki yasal yetkiyi alırsa, bütün belgeleri ortadan kaldırabileceğini düşünüyor.”
Melis bir anda her şeyi anladı.
Bora’nın amacı annesini gerçekten korumak değildi.
Onu psikiyatri servisine gönderip hukuki karar yetkisini ele geçirmek, ardından yıllardır saklanan delilleri yok etmekti.
“Peki neden üç yıl boyunca hiçbir şey söylemediniz?”
Nadide’nin gözlerinden yaş süzüldü.
“Çünkü kimseye güvenemedim.”
Sonra Melis’in elini tuttu.
“Ta ki sen kahvemi getirip bana ‘Çok bilmiş’ diyene kadar.”
Melis’in gözleri doldu.
Nadide hafifçe gülümsedi.
“İnsan bazen yıllarca bir kapının arkasında saklanır. Sonra biri kapıyı zorlamadan yanında oturur ve o kapıyı kendin açarsın.”
Tam o sırada koridordan ayak sesleri duyuldu.
İkisi de sustu.
Kapının önünde birinin durduğu belliydi.
Melis ayağa kalktı.
“Kim o?”
Cevap gelmedi.
Birkaç saniye sonra ayak sesleri uzaklaştı.
Nadide’nin yüzü bembeyaz olmuştu.
“Bora,” dedi.
Melis hemen telefonu çıkardı ve polisi aramak istedi. Ancak Nadide onu durdurdu.
“Hayır. Önce kutunun tamamını güvenceye almalıyız.”
Melis belgeleri çantasına koymaya başladı. Fakat tam o sırada kapı sertçe açıldı.
Bora içeri girdi.
Arkasında da avukatı vardı.
Bora’nın yüzünde öfke vardı.
“Ne yapıyorsunuz siz?”
Melis geri çekildi.
Bora’nın gözleri kutuya kaydı.
Nadide ise hayatında ilk kez oğlunun karşısında korkmadan ayağa kalktı.
“Artık seni dinlemeyeceğim.”
Bora güldü.
“Anne, sen ne yaptığını bilmiyorsun.”
Nadide sakince cevap verdi:
“Tam tersine. Kırk yıldır ilk kez ne yaptığımı çok iyi biliyorum.”
Avukat öne çıktı.
“Nadide Hanım, bu belgeleri izinsiz almanız hukuken—”
Nadide onun sözünü kesti.
“Babanızın yaptığı suçları da hukuken açıklamak ister misiniz?”
Avukat bir anda sustu.
Yüzündeki bütün renk çekildi.
Melis bunu fark etti.
Bora da avukatına baktı.
O anda Nadide kutudan son bir belge çıkardı.
“Bunu bulduğumu sandığınız için beni psikiyatriye göndermek istediniz.”
Belgeyi masaya bıraktı.
“Ama asıl sorun benim aklım değil. Sizin korkunuz.”
Kapı yeniden açıldı.
Bu kez içeri polisler girdi.
Melis daha önce sessizce yardım çağırmıştı.
Bora’nın yüzündeki öfke birkaç saniye içinde paniğe dönüştü.
Sonraki haftalarda yapılan soruşturma, Nadide’nin anlattıklarını doğruladı. Eski şirket kayıtları yeniden incelendi. Yıllar önce kapatılmış bazı dosyalar açıldı. Bora’nın annesinin mal varlığını ele geçirmek için hazırladığı belgeler ortaya çıktı. Avukatın babasının eski suçlarla bağlantısı da soruşturmaya dahil edildi.
Nadide ise psikiyatri servisine gönderilmedi.
Aksine, bağımsız bir doktor tarafından yapılan değerlendirmede zihinsel durumunun tamamen yerinde olduğu belgelendi.
Bir süre sonra Nadide huzurevinden ayrıldı.
Melis de onunla birlikte küçük bir eve taşınmasına yardım etti. Yaşlı kadın artık banyoya girdiğinde kapıyı kilitlemiyordu. Fakat sırtına hâlâ kimsenin dokunmasına izin vermiyordu.
Bir gün Melis sormaya cesaret etti:
“İsterseniz o izleri artık saklamak zorunda değilsiniz.”
Nadide aynaya baktı.
“Hayır,” dedi. “Artık saklamıyorum. Ama onları herkesin görmesine de ihtiyacım yok. Çünkü benim bedenim bana ait.”
Sonra hafifçe gülümsedi.
“Kırk yıl boyunca insanlar bu izlere baktığında sadece acıyı göreceklerini düşündüm. Oysa artık ben başka bir şey görüyorum.”
Melis merakla sordu:
“Neyi?”
Nadide aynadaki yansımasına baktı.
“Hayatta kaldığımı.”
Aradan aylar geçti. Nadide, yıllar önce kendisine yapılanları anlatan belgelerin kamuya açıklanmasına izin verdi. Böylece başka insanların da aynı yöntemlerle kandırılmasının önüne geçildi.
Melis ise hemşirelik eğitimine geri döndü. Nadide’nin hayatında bıraktığı en büyük iz, genç kadının mesleğini yeniden sevmesini sağlamıştı.
Bir akşam birlikte kahve içerken Melis gülerek:
“Norveç’in başkenti?”
diye sordu.
Nadide hiç düşünmeden:
“Oslo.”
dedi.
İkisi de kahkahaya boğuldu.
Yıllar boyunca sırtındaki yaraları saklayan o yaşlı kadın artık geçmişinden utanmıyordu. Çünkü yaralar hiçbir zaman onun zayıflığını göstermemişti.
Tam tersine, hayatta kaldığını gösteriyordu.
Melis ise Nadide’nin sırtına bir daha hiç dokunmadı. Buna gerek de kalmadı.
Çünkü o gece öğrendiği en önemli şey, bir insanın yarasını iyileştirmenin her zaman ona dokunmak anlamına gelmediğiydi. Bazen yapılabilecek en büyük iyilik, karşındaki insanın sınırlarına saygı duymak ve anlatmaya hazır olduğu güne kadar yanında kalmaktı.
Nadide’nin yıllarca söylediği “Sırtıma dokunma!” cümlesinin ardında delilik değil, kırk yıllık bir korku vardı.
Ve o korkunun ardında ise daha güçlü bir gerçek saklıydı:
Bazı yaralar insanı parçalamaz. Eğer insan onlara rağmen ayakta kalmayı başarırsa, bir gün geçmişinin en karanlık gecesi bile başkalarını aydınlatan bir ışığa dönüşebilir.