İşe başladığım ilk gün, bu evde hayatımın değişeceğini söyleselerdi onlara gülerdim.
Çünkü ben o eve yalnızca çalışmak için gitmiştim. Büyük, gösterişli bir köşkün içinde temizlik yapacak, yemek hazırlayacak ve gün sonunda kendi küçük evime dönüp hayatıma devam edecektim. En azından planım buydu.
Ev sahibi ise benim hayal ettiğim adamlardan çok farklıydı.
Adı Vedat’tı. Altmışlı yaşlarının başındaydı. Benden yaklaşık otuz beş yaş büyüktü. Saçlarına aklar düşmüş, yüzünde yaşanmışlıkların bıraktığı ince çizgiler vardı. Fakat onu ilk gördüğümde dikkatimi çeken şey parası ya da görünüşü olmadı.
Bakışlarıydı.
Sanki beni görmüyor da anlamaya çalışıyordu.
İlk birkaç gün bunun yalnızca benim kuruntum olduğunu düşündüm. Mutfağa girdiğimde bir anda sessizleşiyor, salondan geçerken gözleri beni takip ediyor, bazen de söyleyeceği bir şey varmış gibi bana bakıp sonra vazgeçiyordu.
Ben de kendimi işime verdim.
“Burada çalışıyorum,” diye hatırlatıyordum kendime. “Ne düşünürse düşünsün, sen sınırını bil.”
Fakat dördüncü gün, akşamüstü mutfakta çay hazırlarken arkamdan sesini duydum.
“Sen hiç yorulmuyor musun?”
Döndüğümde kapının yanında duruyordu.
“Yoruluyorum,” dedim gülümseyerek. “Ama alışığım.”
Başını eğip birkaç saniye sustu.
“İnsan bazı şeylere alışmamalı.”
Ne demek istediğini anlayamadım.
Ertesi gün yağmur yağıyordu. Evdeki işimi bitirdiğimde dışarı çıkıp otobüs durağına yürümek üzereydim. Vedat Bey beni pencereden görmüş olacak ki arkamdan seslendi.
“Ben bırakayım.”
“Olmaz, gerek yok.”
“Islanacaksın.”
“Otobüsle giderim.”
Bu kez gülümsedi.
“Sen her şeyi kendi başına yapmak zorunda olduğunu sanıyorsun.”
O cümle nedense içime dokundu.
Çünkü gerçekten de öyleydim.
Hayatım boyunca kimseye yük olmamaya çalışmıştım. Kendi paramı kazanır, kendi sorunlarımı çözer, kimseye minnet etmezdim.
Arabaya bindiğimizde aramızda uzun bir sessizlik oldu.
Sonra bana dönüp, “Sana bir şey söylemek istiyorum ama yanlış anlamandan korkuyorum,” dedi.
Kalbim hızlandı.
“Buyurun.”
“Sen bu eve geldiğinden beri evin havası değişti.”
Ne diyeceğimi bilemedim.
“Nasıl yani?”
“Eskiden eve geldiğimde sadece duvarlarla konuşuyor gibiydim. Şimdi mutfaktan bir ses geliyor, koridorda biri yürüyor, birileri gülüyor… Ev yeniden ev gibi.”
Gözlerimi kaçırdım.
O akşam eve döndüğümde söylediklerini uzun süre düşündüm.
Ertesi gün işe giderken garip bir heyecan vardı içimde. Onunla karşılaşmak istemediğimi düşünüyordum ama kapıyı açtığımda ilk olarak onu aradığımı fark ettim.
Vedat Bey salonda oturuyordu.
Beni görünce ayağa kalktı.
“Hoş geldin.”
“Hoş buldum.”
Göz göze geldik.
Bu kez bakışlarında çekinmek yoktu.
Sanki kararını vermişti.
Öğle saatlerinde mutfakta çalışırken yanıma geldi.
“Akşam biraz konuşabilir miyiz?”
“Tabii.”
O akşam yemek masasının karşısında oturduk.
Vedat Bey ellerini masanın üzerinde birleştirdi.
“Sana söyleyeceğim şeyin çok ani olduğunu biliyorum.”
İçimde tuhaf bir korku oluştu.
“Fakat bir haftadır seni tanıyorum. Belki kısa bir süre. Ama bazen insan yıllarca yanında olan birini anlayamaz da, bazı insanlarla birkaç konuşmada kendini güvende hisseder.”
Sessizce onu dinledim.
Sonra hiç beklemediğim cümleyi söyledi.
“Ben seninle evlenmek istiyorum.”
Sanki odadaki bütün sesler bir anda kesildi.
Ne diyeceğimi bilemedim.
“Bir hafta…” diyebildim yalnızca.
“Evet. Çok kısa.”
“Aramızda çok büyük bir yaş farkı var.”
“Biliyorum.”
“İnsanlar konuşur.”
“Konuşacaklar.”
“Ben sizin paranız için böyle bir şey istemiyorum.”
Bu kez yüzünde hafif bir tebessüm oluştu.
“Ben de senin param için benimle evlenmeni istemiyorum.”
Ayağa kalktı ve pencerenin önüne geçti.
“Ben hayatım boyunca birçok şeye sahip oldum. Büyük bir evim, rahat bir hayatım, istediğim her şeyi alabilecek param oldu. Ama insan yaşlandıkça bazı şeylerin satın alınamadığını anlıyor.”
Sonra bana döndü.
“Ben artık yanımda gerçekten olmak isteyen birini istiyorum.”
O gece ona hemen cevap vermedim.
Hatta birkaç gün boyunca kafamın içinde aynı sorular dönüp durdu.
“Ya insanlar haklıysa?”
“Ya bu yalnızca geçici bir hevesse?”
“Ya bir gün yaş farkımız aramıza girerse?”
Ama Vedat Bey beni hiç zorlamadı.
Her sabah aynı sakinlikle günaydın dedi.
Her akşam, “İyi akşamlar,” deyip kendi odasına çekildi.
Bana yaklaşmaya çalışmak yerine bana düşünmem için alan bıraktı.
İşte kararımı asıl o zaman verdim.
Çünkü beni gerçekten isteyen bir adamın beni acele ettirmediğini gördüm.
Bir hafta sonra yine aynı masada oturuyorduk.
Bu kez ben ona baktım.
“Bir şartım var,” dedim.
“Nedir?”
“Beni değiştirmeye çalışmayacaksınız.”
Gülümsedi.
“Ben seni olduğun için istiyorum.”
“Bir de bana acıdığınız için evlenmek istemediğinize emin olmalıyım.”
Yüzündeki ifade ciddileşti.
“Acımak başka, hayran olmak başka.”
Kalbim o anda hızla çarpmaya başladı.
“Ben sana hayranım,” dedi.
Başımı eğdim.
İlk kez o bakışlardan kaçmadım.
Aylar sonra evlendik.
Düğünümüz büyük değildi. İnsanların konuşmalarına rağmen yan yana durduk. Kimileri yaşımıza baktı, kimileri onun parasını konuştu, kimileri benim neden böyle bir adamı seçtiğimi sorguladı.
Ama hiçbiri geceleri aynı evde birbirimize nasıl baktığımızı bilmiyordu.
Ben onun yanında yalnızca zengin bir adamın eşi olmadım.
O da benim için yalnızca yaşlı ve varlıklı bir adam değildi.
Biz iki yalnız insanın birbirinde huzur bulmasıydık.
Aradan yıllar geçtiğinde bazen ilk günleri hatırlıyorum.
O eve çalışmak için girmiştim.
Karşıma çıkacak adamın hayatımın geri kalanını değiştireceğini bilmiyordum.
Vedat Bey bana bir gün, “İnsan bazen aşkı gençliğinde değil, hayatın sana artık şaşırtamayacağını düşündüğün bir zamanda bulur,” demişti.
Şimdi onunla aynı evde kahvaltı ederken yüzüne bakıyor ve gülümsüyorum.
Çünkü artık biliyorum:
Aşkın yaşı yoktur.
Ama aşkın bir şartı vardır.
İki insanın birbirini gerçekten seçmesi.
Biz de birbirimizi, bütün bakışlara, bütün fısıltılara ve aramızdaki otuz beş yıla rağmen seçtik.
Ve ben hayatımda ilk kez, bir evde çalışmaya başlayıp o evde kendime bir yuva buldum.