Milyoner kocamın kapının önünde yaşlı, perişan haldeki bir kadını görünce ne düşündüğünü ilk başta anlayamamıştım. Kadının üzerinde yıllardır yıkanmamış gibi duran ince bir palto, ayağında birbirinden farklı iki ayakkabı vardı. Saçları birbirine karışmış, yüzü kir ve yorgunluktan tanınmaz haldeydi.
Kocam Aras, kadının koluna nazikçe girmişti.
“Onu içeri alacağız,” dedi.
Kaşlarımı çattım.
“Aras, burası bir bakım evi değil.”
“Biliyorum.”
“Peki kim bu kadın?”
Aras cevap vermeden ona baktı. Kadının gözlerinde öyle derin bir çaresizlik vardı ki, söyleyeceğim sert söz boğazımda kaldı.
“Onu sokakta buldum,” dedi sonunda. “Günlerdir aynı köşede oturuyormuş. Kimse yanına yaklaşmamış.”
İç geçirdim.
“Peki burada ne yapacağız?”
Aras bana döndü.
“Önce onu temizleyeceğiz.”
Sonra hiç beklemediğim bir şey söyledi:
“Banyo hazırlayabilir misin? Onu sen yıkar mısın?”
Bir an ne diyeceğimi bilemedim.
“Ben mi?”
“Evet.”
İçimde büyük bir tepki yükseldi. Kadının durumundan değil yalnızca… Hayatım boyunca böyle bir şey yapmamıştım. Ellerimi kirletmekten çekinirdim. Hizmetçilerimiz, çalışanlarımız vardı. Kocamın serveti sayesinde evimizde her şey kusursuzdu.
Ama o kadının bana bakışını görünce sustum.
Sanki benden yardım istemiyor da beni bir yerden hatırlamaya çalışıyordu.
Banyoyu hazırladım.
Kadın, kendisine uzattığım havluya iki eliyle sarıldı. Konuşmuyordu. Sadece gözlerini yere indiriyordu.
“Adınız ne?” diye sordum.
Uzun bir sessizlikten sonra fısıldadı:
“Nermin.”
Bu isim içimde garip bir yankı oluşturdu ama üzerinde durmadım.
Kadını yavaşça banyoya oturttum. Önce saçlarını temizlemeye başladım. Su kahverengiye dönüyordu. Yılların yorgunluğu sanki saçlarından akıp gidiyordu.
Başlangıçta gerçekten rahatsız olmuştum.
Fakat birkaç dakika sonra içimdeki iğrenme duygusu yerini acımaya bıraktı.
Nermin Hanımın elleri titriyordu.
“Üşüyor musunuz?”
Başını salladı.
Omuzlarına sıcak su döktüm.
“Böyle daha iyi mi?”
Bu kez hafifçe gülümsedi.
“Annen de böyle yapardı.”
Elim havada kaldı.
“Ne dediniz?”
Kadın gözlerini kapattı.
“Hiç…”
Kalbim hızlanmıştı.
Onu yıkamaya devam ettim. Boynunu temizlerken bir anda omzunun biraz altında, köprücük kemiğinin yanında garip bir iz gördüm.
Hilal şeklinde, koyu renkli bir doğum lekesiydi.
Sünger elimden düştü.
Kadın şaşkınlıkla bana baktı.
Ben ise yıllardır hiç kimseye göstermediğim bir şeyi hatırlamıştım.
Yirmi yıldır yatak odamın en gizli çekmecesinde sakladığım küçük madalyonu.
Çocukluğumdan beri bende olan o madalyonun üzerinde de aynı hilal vardı.
Ama asıl korkunç olan bu değildi.
Madalyonun arkasında yalnızca iki kelime yazıyordu:
“Lale’me…”
Benim adım Lale’ydi.
Madalyonu bana annem vermişti.
Fakat annem ben altı yaşındayken ortadan kaybolmuştu.
Babam onun bizi terk ettiğini söylemişti.
Yıllarca buna inanmıştım.
Annemin öldüğünü bile düşünmüştüm.
Fakat elimdeki madalyon, onun bana bıraktığı tek hatıraydı.
Titreyen ellerimle boynumdaki zinciri çıkardım.
Nermin Hanım madalyonu görür görmez nefesi kesildi.
“Onu nereden buldun?”
Gözlerim doldu.
“Bana annem verdi.”
Kadın madalyona baktı.
Sonra yüzüme.
Dudakları titredi.
“Lale…”
O an dizlerimin bağı çözüldü.
“Adımı nereden biliyorsunuz?”
Kadın ağlamaya başladı.
“Çünkü o madalyonu sana ben verdim.”
Sanki dünya başıma yıkılmıştı.
Banyonun duvarına tutundum.
“Hayır…”
Kadın ellerini yüzüne kapattı.
“Ben senin annenim.”
Yıllardır kurduğum bütün cümleler, bütün öfkeler, bütün sorular bir anda anlamını yitirdi.
“Annem öldü,” dedim.
“Hayır.”
“Babam senin bizi terk ettiğini söyledi.”
Kadının gözlerinden yaşlar süzüldü.
“Ben sizi terk etmedim.”
Sonra anlatmaya başladı.
Babamın borçları yüzünden ailemiz parçalanmıştı. Annem beni korumak için şehirden ayrılmak zorunda kalmış, beni geçici olarak babama bırakmıştı. Geri döndüğünde ise babam beni başka bir şehre götürmüş ve annemin beni aramasını engellemişti.
Yıllarca annem beni aramış.
Ben ise onun beni bıraktığını sanmıştım.
“Peki neden şimdi?” diye sordum.
Nermin Hanım başını kaldırdı.
“Çünkü artık gücüm kalmamıştı.”
O gece Aras salona geldiğinde beni annemin yanında ağlarken buldu.
Hiç şaşırmadı.
Sadece yanıma oturdu.
“Sen biliyor muydun?” diye sordum.
Başını eğdi.
“Bir şeylerden şüpheleniyordum.”
“Beni neden ona götürmedin?”
“Çünkü emin olmadan hayatını altüst etmek istemedim.”
Annem elimi tuttu.
Parmakları hâlâ soğuktu.
“Beni affedebilir misin?” diye fısıldadı.
Başımı onun omzuna yasladım.
“Sen beni hiç terk etmedin ki…”
İkimiz de ağlamaya başladık.
O geceden sonra evimiz değişti.
Milyonluk evimizin bir odası annemin oldu. En güzel yatağı ona hazırlattım. Dolabına yeni kıyafetler koydum. Saçlarını kestirdik. Yüzüne yılların yorgunluğunu örtecek kadar değil, yalnızca kendisini yeniden hatırlayabileceği kadar bakım yaptık.
Ama annemin değişen yalnızca görünüşü değildi.
Gün geçtikçe evimizin içine sıcaklık getirdi.
Sabahları mutfağa girip kahvaltı hazırlıyor, çocukluğumdan hatırladığı şarkıları mırıldanıyordu. Ben de onun karşısına oturup kaybettiğim yirmi yılı dinliyordum.
Bir akşam birlikte eski fotoğraflara bakarken madalyonu avucuma aldım.
“Bunu neden bana vermiştin?”
Annem gülümsedi.
“Bir gün seni bulacağımı biliyordum.”
“Nasıl?”
“Çünkü anneler bazen yollarını kaybeder ama çocuklarına giden yolu kalplerinde hep taşır.”
Aras kapının yanında bizi izliyordu.
Ona baktım.
“Sen olmasaydın…”
Cümlemi tamamlayamadım.
Aras yanıma geldi.
“Bazen insanın hayatına en beklemediği anda biri girer,” dedi. “Ve bütün geçmişini değiştirir.”
Annem gülümsedi.
Ben de madalyonu avucumda sıkıca tuttum.
Yirmi yıl boyunca onu bir hatıra sanmıştım.
Oysa o küçük hilal, beni anneme götüren bir işaretmiş.
Hayatım boyunca kayıp sandığım kadını, kendi evimde yeniden bulmuştum.
Ve o günden sonra ne zaman aynaya baksam, yüzümde yalnızca kendimi değil, annemin yıllarca aradığı küçük kızı da görüyordum.
Bazı insanlar hayatımızdan gerçekten gitmez.
Sadece onlara ulaşacağımız doğru zamanı beklerler.
Ben annemi yirmi yıl sonra bulmuştum.
Ama aslında o, beni hiç kaybetmemişti.