O anda içimi buz gibi bir korku kapladı. Kıvanç’ın söylediği cümle hâlâ kulağımda yankılanıyordu. Yeni doğmuş oğlumu göğsüme bastırmış, onun minicik nefeslerini dinlerken kocamın benden istediği şeyi anlamaya çalışıyordum. Oysa daha birkaç dakika önce dünyanın en mutlu kadını olduğumu düşünüyordum. Şimdi ise hastane odasının sessizliği üzerime çökmüş, Kıvanç’ın kapıdan çıkıp gitmesiyle kendimi hiç tanımadığım bir hayatın ortasında bulmuştum.
Kulağıma eğildiğinde söylediği cümle şuydu: “Bebeği hemşirelere söyleme. Bir süre sonra geri geleceğim. Sana ne söylerlerse söylesinler, oğlumuzu kimseye teslim etme.”
İlk duyduğumda bunun doğum yorgunluğundan kaynaklanan bir yanlış anlama olduğunu düşündüm. Belki Kıvanç paniklemişti. Belki de bir şeyleri yanlış anlamıştı. Ama yüzündeki o tuhaf sakinlik aklımdan çıkmıyordu. Sanki söylemesi gereken her şeyi önceden hesaplamış ve şimdi yalnızca planının son adımını uygulamıştı.
Bebeğimin yüzüne baktım. Küçücük ellerini battaniyenin dışına çıkarmış, parmaklarını istemsizce açıp kapatıyordu. Gözleri kapalıydı. O kadar savunmasızdı ki onu kollarımdan bırakmak düşüncesi bile beni korkutuyordu. Fakat Kıvanç’ın neden böyle bir şey söylediğini de anlayamıyordum.
Tam o sırada kapı açıldı. Az önce odadan çıkan hemşirelerden biri içeri girdi. Elinde birkaç form vardı ve yüzünde sakin bir ifade bulunuyordu.
“Bebeğinizin rutin kontrolleri için birkaç dakika sonra tekrar geleceğiz,” dedi.
Kalbim hızlandı.
“Bebeğimi götürmeyeceksiniz, değil mi?” diye sordum.
Hemşire şaşkınlıkla bana baktı. “Hayır, neden götürelim?”
Kıvanç’ın sözlerini anlatmak üzereydim ki sustum. İçimde bir şey, henüz kimseye hiçbir şey söylememem gerektiğini söylüyordu. Sadece bebeğimi biraz daha sıkı tuttum.
“Hiçbir şey,” dedim. “Sadece çok yorgunum.”
Hemşire gülümsedi ve çıktı. Kapı kapanır kapanmaz telefonumu aradım. Kıvanç’ı aradım ama telefonu kapalıydı. Mesaj gönderdim, cevap gelmedi. Birkaç dakika sonra tekrar aradım. Yine ulaşamadım.
O zamana kadar Kıvanç’ın davranışlarını düşünmeye başladım. Hamileliğim boyunca yaptığı her şey bir anda başka bir anlam kazanıyordu. Hastane çantasını bu kadar erken hazırlaması, bebeğin odasını defalarca kontrol etmesi, hastaneye gideceğimiz güzergâhı önceden belirlemesi… Bunların hepsini yalnızca titizliği olarak görmüştüm.
Ama şimdi aklıma başka bir soru geliyordu.
Kıvanç neden benden bebeğimizi kimseye teslim etmemi istemişti?
Yaklaşık yarım saat sonra kapı yeniden açıldı. Bu kez içeri bir doktorla birlikte başka bir hemşire girdi. Doktor bebeğin genel durumunun iyi olduğunu söyledi ve bazı rutin kontroller yaptı. Her şey normal görünüyordu. Ben ise tek bir şey düşünüyordum: Kıvanç nerede?
Doktor çıktıktan birkaç dakika sonra telefonum çaldı. Arayan Kıvanç değildi.
Kayınvalidemdi.
“Canım, nasılsın?” diye sordu.
Sesindeki telaşı hemen fark ettim.
“İyiyim. Bebek de iyi.”
Kısa bir sessizlik oldu.
“Kıvanç yanında mı?”
“Hayır. Biraz önce çıktı.”
Karşı tarafta uzun bir sessizlik yaşandı.
“Ne söyledi sana?” diye sordu sonunda.
Bu soru bütün bedenimi gerdi.
“Sen bunu neden soruyorsun?”
Kayınvalidemin sesi titremeye başladı.
“Çünkü oğlumun son birkaç gündür çok garip davrandığını fark ettim. Dün gece bana bir şey söylemek istedi ama vazgeçti. Bu sabah da bana sadece ‘Eğer bir şey olursa, onun yanında ol’ dedi.”
Kalbim hızla çarpmaya başladı.
“Ne demek istiyorsun?”
“Bilmiyorum,” dedi. “Ama Kıvanç’ın başına bir şey gelmesinden korkuyorum.”
Telefonu kapattığımda ellerim titriyordu. Tam o sırada koridordan hızlı adımlar geldi. Kapı açıldı ve Kıvanç içeri girdi.
Yüzü solgundu.
Üzerindeki ceket yoktu. Saçları dağılmış, nefes nefese kalmıştı. Kapıyı arkasından kapatıp bana baktı.
“Bebeğimiz burada mı?”
Bu kez öfkelendim.
“Nereye gittin sen?”
Bana yaklaşmadı.
“Önce söyle. Bebeğimiz iyi mi?”
“İyi. Ama sen bana ne olduğunu anlatacaksın.”
Kıvanç başını öne eğdi. Birkaç saniye boyunca hiçbir şey söylemedi. Sonra yatağın yanındaki sandalyeye oturdu.
“Doğumdan önce sana söylemek istedim,” dedi. “Ama söyleyemedim.”
“Ne söyleyecektin?”
Gözlerime baktığında ilk kez onun da korktuğunu gördüm.
“Birkaç hafta önce bir telefon aldım. Bebeğimizin doğacağı hastaneyi bilen biri, oğlumuzla ilgili bazı şeyler söyledi. Önce şaka sandım. Sonra söylediklerinin bazılarını nasıl bildiğini anlayamadım.”
Boğazım düğümlendi.
“Kimdi?”
“Bilmiyorum.”
“Peki neden bana söylemedin?”
Kıvanç’ın gözleri doldu.
“Çünkü seni korkutmak istemedim. Hamileliğinin son dönemindeydin. Seni her şeyden uzak tutmaya çalıştım. Ama dün gece tekrar aradı. Bu kez doğrudan bebeğimizden bahsetti.”
O an Kıvanç’ın neden bu kadar sakin göründüğünü anladım. Sakin değildi. Korkusunu saklamaya çalışıyordu.
“Benden ne istediler?”
Kıvanç cevap vermeden önce derin bir nefes aldı.
“Bebeği hastaneden çıkarırken yalnız olmamamızı istediler. Daha doğrusu, bebeği tek başına kimseye teslim etmememizi.”
Şaşkınlıkla ona baktım.
“Yani kulağıma söylediğin şey bunun için miydi?”
Başını salladı.
“Evet. Sana ‘Bebeği kimseye verme’ dedim çünkü kime güveneceğimi bilmiyordum.”
O sırada kapının önünde bir hemşirenin sesi duyuldu. Kıvanç ayağa kalktı ve kapıya baktı. Sonra bana döndü.
“Bunu birlikte çözeceğiz.”
İlk kez o gün kendimi yalnız hissetmedim.
Sonraki birkaç saat boyunca hastane yönetimi ve güvenlik görevlileriyle konuştuk. Kıvanç’ın aldığı telefonlar incelendi. Hastanede herhangi bir şüpheli durum olup olmadığı kontrol edildi. Sonunda telefonların aslında düşündüğümüz kadar büyük bir tehlikeye işaret etmediği ortaya çıktı. Kıvanç’ın aldığı mesajların arkasında, onun yıllar önce çalıştığı bir şirketle bağlantılı eski bir anlaşmazlık vardı. Birileri onu korkutmaya çalışmış, doğacak çocuğunu kullanarak baskı kurmuştu.
Bunu öğrendiğimde hem rahatladım hem de Kıvanç’a karşı içimde büyük bir kırgınlık hissettim.
“Bunu tek başına taşımamalıydın,” dedim.
Başını eğdi.
“Biliyorum.”
“Ben senin eşinim. Korkunç bir şey olduğunda beni korumak, benden saklamak anlamına gelmez.”
Gözlerime bakıp elimi tuttu.
“Haklısın.”
O gece oğlumuzun yanında birlikte oturduk. Kıvanç uzun süre onun minicik yüzünü izledi. Sonra parmağını bebeğimizin küçücük eline uzattı. Oğlumuz parmağını sıkıca kavradı.
Kıvanç gülümsedi.
“Biliyor musun,” dedi, “bugün senden istediğim şey hayatımın en korkunç cümlesiydi.”
Ben de gülümsedim.
“Benim için de.”
Bir süre sessiz kaldık. Sonra başımı onun omzuna yasladım.
Oğlumuzun ilk gecesinde, hastane odasının loş ışığında üçümüz yan yana duruyorduk. Kıvanç’ın o gün kulağıma fısıldadığı söz hâlâ hafızamdaydı. O an ne kadar korkmuş olsam da artık gerçeği biliyordum.
Bazen sevdiğimiz insanları korumaya çalışırken onları karanlığın içinde yalnız bırakabiliyoruz. Kıvanç’ın yaptığı hata da buydu. Korkusunu benimle paylaşmak yerine onu tek başına taşımaya çalışmıştı.
O gece ona tek bir şey söyledim:
“Bir daha ne olursa olsun, korkunu benden saklama. Çünkü artık sadece sen ve ben değiliz. Bir aile olduk.”
Kıvanç elimi sıktı.
Bebeğimiz ise hiçbir şeyden habersiz, huzur içinde uyuyordu.
Ben oğlumun yüzüne bakarken şunu anladım: O gün hastanede hayatımıza yalnızca bir bebek girmemişti. Aynı zamanda bize gerçek bir ailenin ne olduğunu öğreten yeni bir sorumluluk da doğmuştu.
Ve o geceden sonra birbirimizden hiçbir sırrı korku yüzünden saklamamaya söz verdik. Çünkü bir çocuğa bırakabileceğimiz en değerli mirasın para, ev ya da eşya değil; güven, sevgi ve birbirine sırtını dayayabilen bir aile olduğunu artık ikimiz de biliyorduk.