Makineyi masanın üzerine bıraktı, gözlerini doğrudan Nermin’e dikti ve öyle bir cümle söyledi ki kız kardeşimin yüzündeki ifade bir anda değişti.

“Sen fotoğraflarda kız kardeşimin lekelerini görüyorsun, çünkü ona bakarken başka hiçbir şeyi göremiyorsun.”

Masada ölüm sessizliği oldu.

Bora’nın sesi titremiyordu. Sanki on yaşında değil de yaşadığı her şeyi çok daha uzun zamandır anlayan biri gibi konuşuyordu.

Nermin önce ne diyeceğini bilemedi. Dudaklarını araladı, sonra kapattı. Elindeki telefon yavaşça masaya düştü.

“Sen daha çocuksun,” dedi sonunda. “Büyüklerin konuşmasına karışma.”

Bora başını iki yana salladı.

“Çocuğum diye insanların kötü olduğunu anlamıyor değilim.”

Duru’nun gözlerinden yaşlar süzülmeye başladı. Ama bu kez ağlaması utançtan değildi. Kardeşinin onun için ayağa kalkmış olması, yıllardır içinde biriktirdiği bütün duyguları yüzeye çıkarmıştı.

Nermin bana döndü.

“Sen de bunu normal karşılıyorsun, öyle mi? Kızını böyle yetiştirirsen dışarıda çok daha kötü şeyler duyacak.”

Sandalyemden kalktım. Sesimi yükseltmeden, ama kararlı bir şekilde karşısına geçtim.

“Hayır, Nermin. Ben kızımı dünyanın kötülüklerine hazırlamak için ona dünyanın kötülüğünü öğretmeyeceğim. Ona önce kendi değerini bilmeyi öğreteceğim.”

Nermin gözlerini devirdi.

“Ben sadece gerçekleri söylüyorum.”

“Hayır,” dedim. “Sen kendi acımasızlığını ‘gerçek’ diye adlandırıyorsun.”

Bu sözümden sonra Duru ayağa kalktı.

Annesi olarak onu durduracağımı düşündüm. Fakat kızım elimi tuttu ve başını hafifçe salladı.

“Anne, bırak konuşayım.”

Duru, Nermin’in karşısına geçti. Ellerinin titrediğini görebiliyordum ama geri adım atmadı.

“Ben çocukluğumdan beri insanlardan saklandım. Uzun kollu giydim, havuza girmedim, fotoğraf çekilmek istemedim. Çünkü sizin gibi insanların bana bakıp ne düşüneceğinden korktum.”

Nermin sessizce onu dinliyordu.

“Sonra Antalya’da ilk kez kendime baktım ve neden bütün hayatım boyunca kendimden utanmışım diye düşündüm. Doğduğum gün bu lekeleri ben seçmedim. Ama bundan sonra onları saklayıp saklamayacağıma ben karar vereceğim.”

Gözlerim doldu.

Duru derin bir nefes aldı.

“Senin Instagram fotoğraflarına yakışıp yakışmadığımı bilmiyorum. Ama ben artık kendi hayatıma yakışıp yakışmadığımı düşünüyorum. Ve ilk kez kendimi seviyorum.”

Nermin’in yüzündeki sertlik bir anlığına kayboldu. Fakat özür dilemek yerine telefonunu aldı.

“Bu konuşma saçma bir noktaya geldi,” deyip ayağa kalktı.

Tam kapıya yönelirken Bora tekrar konuştu.

“Nermin teyze.”

Kız kardeşim durdu.

Bora, masanın üzerindeki fotoğraf makinesini eline aldı.

“Ben tatilde çok fotoğraf çektim.”

Nermin ona baktı.

“Ne olmuş?”

Bora makineyi açtı ve ekrana bir fotoğraf getirdi.

“Bu fotoğrafı sen görmedin.”

Sonra cihazı Duru’ya uzattı.

Fotoğrafta Duru denizin kenarında duruyordu. Saçları rüzgârda savrulmuş, yüzünde kocaman bir gülümseme vardı. Güneş omuzlarına vuruyor, doğum lekeleri hiçbir şekilde saklanmıyordu.

Ama fotoğrafın güzelliği cildinde değildi.

Gülüşündeydi.

Bora bir başka fotoğraf açtı. Sonra bir başkasını.

Duru’nun denize koştuğu, kumların üzerinde kahkaha attığı, kardeşiyle dondurma yediği, annesiyle sarıldığı onlarca fotoğraf vardı.

“Ben bunların hepsini sakladım,” dedi. “Çünkü ablamın ilk kez gerçekten mutlu olduğunu gördüm.”

Nermin’in yüzü gerildi.

“Benim ne yapmamı bekliyorsunuz?”

Bora bu kez doğrudan gözlerinin içine baktı.

“Hiçbir şey. Sadece bir daha onun kendinden utanmasına sebep olma.”

Nermin kapıyı açtı.

Bir an hepimiz onun özür dilemesini bekledik.

Ama hiçbir şey söylemeden çıktı.

Kapı kapandığında Duru derin bir nefes aldı ve sandalyeye oturdu. Birkaç saniye sonra Bora’nın boynuna sarıldı.

“Teşekkür ederim.”

Bora omuzlarını silkti.

“Ben sadece doğruyu söyledim.”

O gece Duru odasına çıkmadan önce telefonunu bana uzattı.

“Anne, şu fotoğrafı paylaşmak istiyorum.”

Ekranda Bora’nın çektiği deniz kenarındaki fotoğraf vardı.

“Gerçekten mi?” diye sordum.

Başını salladı.

“İlk kez bir fotoğrafımı saklamak istemiyorum.”

Birlikte fotoğrafı paylaştık. Altına da Duru’nun kendi yazdığı birkaç cümleyi ekledik:

“Hayatım boyunca insanların bana nasıl baktığından korktum. Artık aynaya baktığımda kendimi başkalarının gözleriyle görmek istemiyorum. Ben buyum. Ve artık saklanmayacağım.”

Ertesi sabah telefonuna yüzlerce mesaj geldi. Bazıları tanımadığı insanlardan, bazıları ise yıllardır benzer şeyler yaşayan gençlerden geliyordu. Bir kız, “Ben de yıllardır kollarımı saklıyorum,” diye yazmıştı. Başka biri, “Fotoğrafını görünce ilk kez kendimi yalnız hissetmedim,” demişti.

Duru mesajları okurken ağladı.

Ama bu kez gözyaşları acının değil, birilerine umut olabilmenin gözyaşlarıydı.

Nermin ise üç gün boyunca aramadı.

Dördüncü gün kapımız çaldı.

Kapıyı açtığımda onu karşımda gördüm. Elinde ne telefon vardı ne de o her zamanki kendinden emin tavrı.

“Konuşabilir miyiz?” dedi.

İçeri girdiğinde doğrudan Duru’nun yanına gitti.

“Özür dilerim.”

Duru sessiz kaldı.

Nermin gözlerini yere indirdi.

“O gün sana söylediklerimi düşündüm. Fotoğraflara bakarken gerçekten ne kadar acımasızlaştığımı fark ettim. Senin utanman gereken bir şey yoktu. Utanması gereken kişi bendim.”

Duru bir süre ona baktı.

Sonra yavaşça ayağa kalktı.

“Bir daha böyle konuşmayacağına inanmak istiyorum.”

Nermin başını salladı.

“Konuşmayacağım.”

Duru ona sarıldı.

Her şey bir anda mükemmel olmadı. Geçmişte söylenen sözler silinmedi. Fakat o gün ailemizde önemli bir şey değişti.

Birkaç hafta sonra salondaki duvarımıza Antalya tatilinden bir fotoğraf astık.

Fotoğrafta Duru denizin önünde gülümsüyordu. Yanında Bora vardı. İkisi de kameraya değil, birbirlerine bakıyordu.

Fotoğrafın altında küçük bir cümle yazıyordu:

“Güzellik, sakladığımız yerlerde değil; kendimiz olmaktan artık korkmadığımız yerde başlar.”

Duru o fotoğrafın önünden her geçtiğinde gülümsüyordu.

Ben ise o gün şunu öğrendim: Çocuklarımızı hayatın acımasızlığından tamamen koruyamayabiliriz. Ama onlara, başkalarının acımasız sözlerinin kendi değerlerini belirlemesine izin vermemeyi öğretebiliriz.

Ve bazen bunu bize en beklemediğimiz kişi hatırlatır.

Bizim evimizde o kişi, sadece on yaşındaki oğlum Bora olmuştu.

Bir fotoğraf makinesini masaya bırakıp tek bir cümle söylemişti.

O cümle, yalnızca Nermin’i evden çıkarmamıştı.

Kızımın yıllardır saklandığı yerden çıkmasını da sağlamıştı.

Çünkü o günden sonra Duru hiçbir fotoğrafın dışına çıkmadı.

Artık fotoğrafın tam ortasında duruyordu.

Ve ilk kez, kendisini saklamadan gülümsüyordu.