Benim adım Nermin. Oğlum Bora’yı üç yıl önce, henüz on dokuz yaşındayken korkunç bir trafik kazasında kaybettim. Aradan bunca zaman geçmesine rağmen bazı sabahlar uyandığımda hâlâ onun öldüğüne inanmakta zorlanıyorum. Bazen mutfakta iki kişilik kahvaltı hazırlıyor, sonra masanın karşısındaki boş sandalyeye bakıp ne yaptığımı hatırlıyorum. İnsan evladını kaybettiğinde acının geçeceğini sanıyor. Oysa acı geçmiyor; insan sadece onunla yaşamayı öğreniyor.
Her pazar oğlumun mezarını ziyaret ediyorum. Son birkaç aydır neredeyse her gidişimde orada bir köpek görmeye başladım. Tüyleri birbirine karışmış, tasması olmayan, başıboş bir melezdi. Her seferinde mezar taşının başında, sessizce uzanıyor; ben ayrılmaya hazırlanırken ortadan kayboluyordu. İlk başta bunun bir tesadüf olduğunu düşündüm. Belki yakındaki evlerden birine aitti. Belki mezarlığı kendine güvenli bir yer seçmişti.
Bir gün mezarlığın görevlisine onu sordum. Adam sadece omuzlarını silkti ve köpeğin bir süredir buraya geldiğini, nereden geldiğini ya da kime ait olduğunu kimsenin bilmediğini söyledi. Sonra ekledi: “İlginç olan, hep aynı mezarın yanında beklemesi.” Bunu duyduğumda içimde tuhaf bir ürperti hissettim. Çünkü o mezar Bora’nın mezarıydı.
Geçen pazar, her zamanki gibi mezarlıktan ayrılmak yerine biraz geride kalıp köpeği izlemeye karar verdim. Bir süre sonra köpek ayağa kalktı, gerindi ve mezarlığın çıkış kapısına doğru yürümeye başladı. Ben de birkaç metre gerisinden onu takip ettim. Neden yaptığımı tam olarak bilmiyordum. Sanki içimde bir şey, bu köpeğin oğlumun mezarına neden geldiğini mutlaka öğrenmem gerektiğini söylüyordu.
Köpek sanki gideceği yeri ezbere biliyormuş gibi hiç duraksamadan ilerledi. Tanımadığım sokaklardan geçti, yıllardır kullanılmayan eski bir benzinliğin önünden yürüdü ve daha önce hiç girmediğim evlerin arkasındaki dar bir sokağa saptı. Yaklaşık yirmi dakika sonra, çıkmaz bir sokağın en sonunda bulunan küçük ve bakımsız bir evin önünde durdu. Kapıya iki kez patisiyle vurduktan sonra oturup beklemeye başladı.
Kapı yavaşça birkaç santim aralandı ve ben olduğum yerde donup kaldım.
Çünkü kapının eşiğinde duran kişi, hayatım boyunca bir daha asla karşılaşacağımı düşünmediğim biriydi.
Bora’nın en yakın arkadaşı Arda.
Onu son gördüğümde Bora’nın cenazesindeydi. O günden sonra bir daha karşılaşmamıştık. Bora’nın ölümünden sonra birkaç kez aramış, sonra telefonlarıma cevap vermemeye başlamıştı. Ben de zamanla onun da kendi hayatına devam ettiğini düşünmüştüm.
Arda’nın yüzü beni görünce bembeyaz oldu.
“Nermin Hanım?” diye fısıldadı.
“Arda… Bu köpek senin mi?”
Arda önce köpeğe, sonra bana baktı. Gözleri doldu. Kapıyı biraz daha açtı.
“Onun adı Duman,” dedi. “Ama artık benim de değil. Aslında hiçbir zaman tam olarak benim olmadı.”
Ne diyeceğimi bilemedim. Duman, Arda’nın ayaklarının dibine sokulmuş, kuyruğunu hafifçe sallıyordu.
“Bora bu köpeği tanıyor muydu?”
Arda başını öne eğdi.
“Evet.”
Bu tek kelime, içimde üç yıl önce kapanmış sandığım bütün yaraları yeniden açtı.
Arda beni içeri davet etti. Ev küçüktü ama temizdi. Salonun köşesinde eski bir koltuk, duvarın önünde birkaç kitap ve masanın üzerinde köpeğin mama kabı vardı. Fakat dikkatimi asıl çeken şey, duvarda asılı olan fotoğraf oldu.
Bora’ydı.
Elinde Duman’ın tasmasını tutuyordu.
Fotoğrafı görünce nefesim kesildi.
“Bu fotoğraf ne zaman çekildi?”
“Bora’nın kazadan yaklaşık iki ay önce,” dedi Arda.
Oğlumun yüzüne baktım. Gülümsüyordu. Öyle bir gülümsemeydi ki yıllardır hatırlamakta zorlandığım neşesini bir anda yeniden gördüm.
Arda sessizce konuşmaya başladı.
“Duman sokakta yaşıyordu. Bora onu bir kış günü bulmuş. Çok zayıftı. Bir ayağı yaralıydı. Veterinere götürdü, tedavisini yaptırdı. Sonra onu sahiplenecek birini aradık. Ben de birkaç hafta baktım.”
“Peki neden bana hiç söylemedi?”
Arda gözlerini kaçırdı.
“Çünkü sizin Duman’ı eve götürmenize izin vermeyeceğinizi düşünüyordu.”
İstemeden gülümsedim.
“Beni bu kadar mı katı sanıyordu?”
“Hayır,” dedi Arda. “Sizi çok seviyordu. Tam tersine, sizi üzmekten korkuyordu.”
Sonra masanın çekmecesinden küçük, eski bir zarf çıkardı.
Üzerinde sadece benim adım yazıyordu.
Nermin.
Ellerim titremeye başladı.
“Bunu sana ne zaman verdi?”
“Bora kazadan iki gün önce.”
Zarfı açtım. İçinden oğlumun el yazısıyla yazılmış kısa bir not çıktı.
“Anne, Duman’a iyi bak. Eğer bir gün bana bir şey olursa, onun yalnız kalmasını istemiyorum. O beni mezarıma kadar takip eder mi bilmiyorum ama ben onu hep kalbimde taşıyacağım. Seni üzmek istemiyorum. Seni çok seviyorum.”
Gözyaşlarım kâğıdın üzerine düştü.
“Bunu neden bana daha önce vermedin?”
Arda’nın sesi titredi.
“Çünkü korktum. Bora’nın ölümünden sonra herkes birbirine öfkeliydi. Siz bana da kızıyordunuz. Kazadan önce onunla birlikte olduğum için kendimi suçluyordum. Bir süre sonra da bu mektubu size vermeye cesaret edemedim.”
Başımı kaldırdım.
“Bora kazadan önce neredeydi?”
Arda derin bir nefes aldı.
“Duman’ı veterinere götürüyorduk. Sonra onu size göstermek için eve dönüyorduk. Ama Bora yolda bir telefon aldı. Bir arkadaşının başı dertteydi. Yardım etmek için yön değiştirdik.”
Bir süre sessizlik oldu.
“Aracı ben kullanıyordum,” dedi Arda.
O anda içimde yıllardır taşıdığım bütün öfkenin yönü değişti.
Arda devam etti:
“Bora son anda direksiyona müdahale etti. Karşıdan gelen araca çarpmamak için… Kendini feda etti.”
Gözlerimi kapattım.
Üç yıldır oğlumun son anlarını zihnimde defalarca canlandırmıştım. Her seferinde onu yalnız, korkmuş ve çaresiz düşünmüştüm. Şimdi ise son dakikalarında başka birini kurtarmaya çalıştığını öğreniyordum.
“Peki Duman neden her hafta mezarına gidiyor?”
Arda başını okşadı.
“Çünkü Bora öldükten sonra onu bir süre burada tuttum. Ama her pazar kaçıp mezarlığa gidiyordu. İlk zamanlar onu geri getiriyordum. Sonra vazgeçtim. Çünkü mezarın başında saatlerce oturuyor, sonra kendi kendine geri dönüyordu.”
Duman başını kaldırıp bana baktı.
O an her şeyi anladım.
Bu köpek üç yıldır oğlumu unutmadığı için değil, Bora’nın sevgisini unutmamak için mezarına gidiyordu.
Duman yanıma geldi ve başını dizime yasladı. Elimi onun başına koyduğumda içimde garip bir huzur oluştu.
“Onu bana verir misin?” diye sordum.
Arda şaşırdı.
“Emin misiniz?”
Başımı salladım.
“Bora benden ona iyi bakmamı istemiş.”
O günden sonra Duman benimle yaşamaya başladı.
İlk haftalar evin içinde sürekli Bora’yı arıyormuş gibi dolaştı. Ben de onunla birlikte oğlumun odasına girdim. Yıllardır kapısını açmaya kıyamadığım odayı ilk kez sonuna kadar havalandırdım. Bora’nın kitaplarını, gitarını ve eski fotoğraflarını kaldırmadım. Sadece odanın penceresini açıp içeri temiz hava girmesine izin verdim.
Pazar günleri artık mezarlığa yalnız gitmiyordum.
Duman yanımda yürüyordu.
Bir süre sonra mezarın başına geldiğimizde Duman eskisi gibi başını taşın yanına koydu. Ben de yanına oturdum.
“Biliyor musun?” dedim oğluma. “Seni hâlâ çok özlüyorum. Ama artık son anını düşünerek ağlamayacağım.”
Elimi Duman’ın başına koydum.
“Çünkü senden geriye sadece bir mezar kalmadı. Bize bıraktığın sevgi de kaldı.”
Aradan aylar geçti. Duman yaşlandı ama her pazar benimle mezarlığa gelmeye devam etti. Bir gün mezarın başında otururken başını dizime koydu. Gözlerini kapattı.
Ben de gülümsedim.
O gün ilk kez oğlumun mezarından ayrılırken ağlamadım.
Çünkü bazı insanlar hayatımızdan gitse bile sevgileri başka canlıların kalbinde yaşamaya devam ediyor. Bora bana bunu, kelimelerle değil, üç yıl boyunca oğlumun mezarının başında bekleyen bir köpekle öğretti.
Ve ben o günden sonra mezarlığa artık sadece oğlumu ziyaret etmek için değil, onun bana bıraktığı sevgiyi hatırlamak için gitmeye başladım.
Duman yanımda yürürken içimden hep aynı cümleyi söylüyordum:
“Seni kaybettim oğlum… ama sevgini hiçbir zaman kaybetmedim.”