Oğlum Ben Daha Hayattayken Tarlamı Satmaya Kalktı

Tarih: 17.10.2026 11:17

Nedim’in parmağının üzerinde durduğu satırı bir kez daha okudum. Kâğıtta, arazide bulunan mevcut yapıların boşaltılarak kullanıma hazır hâlde teslim edilmesinden söz ediliyordu. Birkaç satır aşağıda ise yıl sonuna kadar bütün yapıların boşaltılacağı belirtilmişti.

Başımı kaldırıp evime baktım. Otuz sekiz yıldır kapısından girip çıktığım, eşimle birlikte çatısını onardığım, oğlumu büyüttüğüm o küçük taş ev, bir sözleşmenin içinde boşaltılması gereken bir yapı olarak geçiyordu.

Elimdeki dosyayı Cihan’a doğru uzattım.

“Bu ne demek oluyor oğlum? Benim evimi de mi boşaltacaksın?”

Cihan önce Nedim’e baktı. Sonra gözlerini yere indirdi.

“Anne, konuşarak halledecektik.”

“Neyi halledecektik?”

“Sana kasabada güzel bir daire tutacaktım. Hem hastaneye yakın olurdun. Burada tek başına zorlanıyorsun.”

Bir an ne söyleyeceğimi bilemedim. Meğer son aylarda bana durmadan köy hayatının zorluklarını anlatmasının, merdivenlerden çıkarken yorulup yorulmadığımı sormasının, kışın soba yakmanın artık yaşıma uygun olmadığını söylemesinin bir sebebi varmış.

Oğlum benim iyiliğimi düşünmüyormuş. Beni kendi evimden ayrılmaya hazırlıyormuş.

“Ben sana taşınmak istediğimi ne zaman söyledim?”

“Anne, yanlış anlıyorsun.”

“Yanlış anladığım ne var? Benim haberim olmadan sözleşme yapmışsın. Bahçeme beton döktürmüşsün. Şimdi de evimden çıkmamı bekliyorsun.”

Cihan sinirlenerek ellerini iki yana açtı.

“Bütün bunları keyfimden yapmadım! Borçlarım var. İnsanlara söz verdim. Bu iş gerçekleşmezse mahvolacağım.”

“Sen mahvolmayasın diye ben mi evsiz kalacağım?”

Cevap vermedi.

Nedim ağır ağır dosyanın arasından katlanmış bir proje çizimi çıkardı. Kâğıdı bahçe duvarının üzerine serdi.

“Havva abla, sana bunu da göstermem gerekiyor.”

Çizimde kocaman bir depo binası vardı. Kamyonların giriş yapacağı yol, eski ahırımın bulunduğu yerden geçiyordu. Evimin önündeki küçük avluysa araçların manevra alanı olarak işaretlenmişti.

Parmağımı çizimin üzerinde gezdirdim.

“Şurası benim mutfağımın önü.”

Nedim sessizce başını salladı.

“Burada eşimle diktiğimiz erik ağacı var.”

Yine başını salladı.

“Demek hepsini kaldıracaksınız.”

Cihan araya girdi.

“Anne, depo yapılırsa düzenli kira geliri olacak. Ben borçlarımı ödeyeceğim. Sonra sana da bakacağım.”

O söz üzerine kendimi tutamayıp acıyla güldüm.

“Ben senden bana bakmanı istemedim ki Cihan. Sadece benim olanı elimden almamanı istedim.”

Dosyayı yeniden elime aldım. İlk sayfadaki imzaya dikkatlice baktım. Benim imzama benziyordu ama kalemin kâğıtta bıraktığı doğal izler yoktu. Sanki başka bir yerden alınarak belgeye yerleştirilmişti.

“Bu imzayı nereden buldun?”

Cihan’ın yüzü gerildi.

“Anne, şimdi bunun sırası mı?”

“Tam da sırası. Ben bu kâğıdı imzalamadım. Nasıl oldu da imzam buraya geldi?”

Nedim derin bir nefes aldı.

“Geçen yıl sulama başvurusu için hazırladığınız evraklar vardı ya… Cihan imzayı oradan aldığını söyledi.”

O anda hatırladım. Sulama hattıyla ilgili bazı belgeleri doldururken oğlum yardım etmişti. Yaşlandığım için değil, bilgisayarda yapılan işlemlerden pek anlamadığım için evrakların bir kısmını ona bırakmıştım.

Demek o gün duyduğum güven, bugün karşıma sahte bir sözleşme olarak çıkmıştı.

Cihan sonunda başını eğdi.

“Eski evraktaki imzanı kullandım.”

Sanki birisi göğsüme ağır bir taş koymuştu.

“Sen benim imzamı mı taklit ettin?”

“Nasıl olsa sonunda kabul edeceğini düşündüm.”

“Benim kabul etmediğim bir şeyi kabul etmişim gibi gösterdin.”

“Başka çarem kalmamıştı!”

Sesini yükseltince Nedim geri çekildi. Bense olduğum yerde dimdik durdum.

“Çaren vardı oğlum. Bana doğruyu anlatabilirdin. Yardım isteyebilirdin. Ama sen beni kandırmayı seçtin.”

Cihan’ın anlattıklarını dinledikçe meselenin düşündüğümden büyük olduğunu öğrendim.

Şehirde kurduğu yapı malzemeleri şirketi son iki yılda ciddi zarar etmişti. Bir müteahhitten alamadığı ödeme, zamanında teslim edemediği malzemeler ve biriken banka borçları yüzünden işleri çıkmaza girmişti. Başlangıçta küçük borçlarla günü kurtarmış, sonra birini kapatmak için diğerinden para almıştı.

Toplam borcu iki milyon liraya yaklaşmıştı.

Benden istediği bir milyon lira da o borçları kapatmaya yetmeyecekti.

“Verdiğin yüz yirmi bin lirayı da borçlara yatırdım anne,” dedi.

Bunu zaten tahmin ediyordum. Ama beni asıl sarsan, o paranın ardından tarlama yönelmiş olmasıydı.

Bir işletmeciye, arazide uzun yıllar depo kullanma hakkı sağlayacağını söylemişti. Karşılığında üç ay önce yedi yüz seksen bin lira avans almıştı. Paranın çoğunu eski borçlarına yatırmış, kalanı da inşaatın başlangıcında kullanmıştı.

“Bir kere depo yapılsaydı gerisi gelecekti,” dedi. “Kira gelirinden borçları ödeyecektim.”

“Ya ben?”

“Sen rahat edecektin.”

“Evimden uzakta mı?”

Cihan sustu.

Nedim’e döndüm.

“Sen bütün bunları bilerek mi işe başladın?”

Yüzü kıpkırmızı olmuştu.

“Hayır Havva abla. Cihan bana senin onay verdiğini söyledi. Belgede imzanı görünce inandım. Ama resmi izinleri ve tapu sahibinin gerçek rızasını gerektiği gibi kontrol etmemek benim hatam.”

“Neden bana bir kez olsun sormadın?”

“Babanızdan kalan eski dostluğumuza güvendim. Cihan’ın böyle bir şey yapacağını düşünmedim.”

“Eşim yaşasaydı, senin bu bahçeye benim haberim olmadan iş makinesi sokmana izin verir miydi?”

Nedim’in gözleri doldu.

“Vermezdi.”

“Öyleyse sen de vermemeliydin.”

O gün ikisine de iş makinelerinin bir daha arazime girmesini istemediğimi söyledim. Nedim çalışanlarını arayıp faaliyetleri durdurduğunu bildirdi.

Cihan ise son bir kez beni ikna etmeye çalıştı.

“Anne, sen benim tek dayanağımsın. Burası bir gün zaten bana kalmayacak mı?”

İşte o cümle, sahte imzadan bile fazla canımı yaktı.

Yıllarca oğlumu büyütmek için çalışmıştım. Eşim öldüğünde onun yokluğunu tek başıma göğüslemiş, oğlumun kendi ayakları üzerinde durmasıyla teselli bulmuştum.

Ama şimdi karşımda duran adam, ben henüz hayattayken toprağımın gelecekteki sahibiymiş gibi konuşuyordu.

“Bir gün ne olacağını Allah bilir Cihan. Ama ben bugün yaşıyorum. Benim hayatım senin miras hesabına sığmaz.”

Oğlum öfkeyle arabasına yürüdü.

“Bu iş bozulursa başıma geleceklerden sen sorumlusun.”

Arkasından bağırmadım. Yalnızca kapıyı kapattım.

O akşam mutfağa girdiğimde eşimin duvarda asılı fotoğrafına baktım. Her zamanki gibi sakin yüzüyle gülümsüyordu.

Bir zamanlar bu evi yapmak için nasıl uğraştığımızı hatırladım.

İlk yıllarda mutfağımızın zemini bile düzgün değildi. Eşim gündüzleri çalışır, akşam eve gelince duvar örerdi. Ben harcı hazırlar, taş taşırdım. Cihan küçücükken avluda oynar, yorulunca dizime gelip otururdu.

Şimdi o avlunun kamyonların dönmesi için yıkılması planlanmıştı.

Gece boyunca uyuyamadım.

Kendime aynı soruyu sorup durdum: İnsan kendi çocuğuna karşı hakkını aramak zorunda kalır mıydı?

Sabah olduğunda cevabımı bulmuştum.

İlçeye gidip bir avukatla görüştüm.

Yanımda tapu fotokopim, Nedim’in verdiği belgeler ve telefonumla çektiğim inşaat fotoğrafları vardı.

Avukat önce beni dikkatle dinledi. Ardından tapu kayıtlarını incelememiz gerektiğini söyledi.

Arazi hâlâ tamamen benim adıma kayıtlıydı. Oğluma taşınmazla ilgili işlem yapması için verilmiş herhangi bir vekâlet de bulunmuyordu.

“Bu özel sözleşmede sizin gerçek imzanız ve rızanız yoksa sırf oğlunuz düzenledi diye araziyi kullanma hakkınızı kaybetmezsiniz,” dedi. “Ancak imza meselesinin usulüne uygun incelenmesi gerekiyor.”

“Ben oğlum hapse girsin istemiyorum,” dedim.

Avukat kalemini masaya bıraktı.

“Anlıyorum. Fakat hakkınızı korumakla oğlunuzu cezalandırmak istemek aynı şey değil. Hangi başvuruların gerekli olduğunu, bunların sonuçlarını bilerek karar vermelisiniz.”

O sözler bana güç verdi.

Önce arazideki zararın tespit edilmesi için gerekli adımları attık. İş makinelerinin bıraktığı izleri, kesilen ağaç dallarını, beton temelin yerini ve pembe şeritli kazıkları fotoğrafladık. Nedim’den elindeki proje ve iş kayıtlarının birer örneğini istedik.

Sonra ilgili belediye birimine başvurup yapı izinlerinin incelenmesini talep ettik.

İmzamın izinsiz kullanılmasıyla ilgili de savcılığa başvuruda bulundum. Eski sulama başvurusu evraklarını da incelemeye sunulmak üzere hazırladık.

Bütün işlemler hemen sonuçlanmadı. Her aşamada yeni bir belge istendi, görüşmeler yapıldı, tutanaklar düzenlendi.

Bir hafta sonra yapılan idari incelemede, inşaat için gerekli izinlerin bulunmadığı belirlendi ve faaliyet durduruldu.

Nedim gelip bana haberi verdiğinde bahçede fasulye sırıklarını topluyordum.

“Artık çalışamayacaklar Havva abla,” dedi.

Başımı kaldırıp beton temele baktım.

“Çalışamayacaklar ama yaptıkları hâlâ burada.”

“Haklısın.”

“Ben o betonu değil, eskiden burada yetişen otları görmek istiyorum.”

Nedim cevap veremedi.

Birkaç gün sonra Cihan telefon etti. Sesinden ne kadar öfkeli olduğu belliydi.

“Anne, yaptığın başvurular yüzünden herkes beni arıyor. Parayı veren adam geri istiyor. Ben o parayı nereden bulacağım?”

“Benim almadığım parayı bana niye soruyorsun?”

“Hiç mi üzülmüyorsun hâlime?”

“Üzülüyorum. Ama sen benim evimi elimden almaya hazırlanırken benim ne hissedeceğimi düşündün mü?”

Bir süre sessizlik oldu.

“Ben senin oğlunum.”

“Biliyorum. Bunun için hâlâ konuşuyoruz. Ama oğlum olman yaptığını doğru yapmıyor.”

Telefonu kapattı.

O günden sonra köyde çeşitli söylentiler dolaşmaya başladı.

Bazıları oğlumla aramın bozulmasına üzülüyor, bazıları da benim fazla sert davrandığımı söylüyordu.

Bir gün komşum kapının önünde durup çekinerek konuştu.

“Havva abla, sonuçta tek evladın. Bir orta yol bulsanız olmaz mı?”

Elimdeki sulama hortumunu bıraktım.

“Orta yol dediğin, benim evimin yarısını vermem mi? Yoksa yalnızca bahçemin bir kısmını mı alsın?”

Kadın mahcup oldu.

“Öyle demek istemedim.”

“Biliyorum. Ama insan başkasının malı konusunda kolay konuşuyor. Kendi evinin kapısına işaret kazığı çakılsa aynı şeyi söyler mi?”

O gün anladım ki bazen haklı olmak yetmiyordu. İnsan hakkını neden koruduğunu da anlatmak zorunda kalıyordu.

Yine de herkesin fikrini değiştirmeye çalışmadım.

Her sabah erkenden kalkıyor, tavukları yemliyor, bahçedeki sağlam kalan ağaçları suluyordum. Ekim ayının soğuğu ilerledikçe işler azalıyordu. Ama ne zaman ahırın arkasına geçsem içimde aynı sızı beliriyordu.

Bir sabah kesilen erik ağacımın yanında uzun süre oturdum.

O ağacı eşimle evliliğimizin onuncu yılında dikmiştik. İlk meyvesini verdiğinde Cihan henüz çocuktı. Dallara tırmanıp erik koparmaya çalışır, babası da düşmesin diye aşağıda beklerdi.

Şimdi gövdesinin bir yanı iş makinesiyle yaralanmıştı.

Elimi kabuğuna koydum.

“Sen de dayan bakalım,” diye fısıldadım.

Birkaç akşam sonra Nedim yeniden geldi.

Bu kez elinde sözleşme değil, bir mühendisin hazırladığı inceleme notları vardı.

“Betonu sökmek mümkün,” dedi. “Ama rastgele kırarsak toprağa ve kalan ağaçlara daha fazla zarar veririz. Kontrollü çalışılması gerekiyor.”

“Masrafı kim karşılayacak?”

Nedim başını öne eğdi.

“Benim de sorumluluğum var. İşe başlamadan gerekli kontrolleri yapmadım. Bunu inkâr etmeyeceğim.”

Kendisinden beklediğim ilk dürüst söz buydu.

“Ben senin paranı değil, toprağımı istiyorum Nedim.”

“Biliyorum. Avukatınla görüşüp üzerime düşeni yazılı şekilde üstlenmeye hazırım.”

Sonraki günlerde avukatımın da katıldığı görüşmeler yaptık. Temelin uygun yöntemlerle kaldırılması, molozların taşınması, arazinin düzeltilmesi ve zarar gören ağaçlarla ilgili masrafların nasıl karşılanacağı konusunda yazılı bir düzenleme hazırladık.

Nedim kendi kusuruna düşen sorumluluğu kabul etti. Cihan’ın yükümlülüklerinin belirlenmesi için de görüşmeler sürdü.

Bu arada parayı veren işletmeciyle ilgili ayrıntıları öğrendim.

Adam, arazinin benim üzerime kayıtlı olduğunu biliyormuş ama oğlumun benim onayımı aldığını sanıyormuş. İmzanın gerçek olmadığını öğrenince Cihan’dan ödediği avansı geri istemiş.

Bir gün avukatımın bürosunda onunla da görüştük.

Orta yaşlı, yorgun görünümlü bir adamdı.

“Ben de zarar ettim Havva Hanım,” dedi. “Ama sizi evinizden çıkarmaya çalışmak gibi bir niyetim yoktu.”

“Ben de sizin paranızı almadım,” dedim. “Benim rızam olmadan yapılan bu işin sorumlusu ben değilim.”

Adam başını salladı.

“Artık bunu anlıyorum.”

O görüşme sonunda birbirimize söz vermedik. Yalnızca herkesin gerçek durumunu açıkça konuşmuş olduk.

Cihan’ın borçlarıysa yerli yerinde duruyordu.

Üç hafta sonra bir pazar sabahı kapım çalındı.

Açtığımda karşımda oğlumu gördüm.

Sakalları uzamış, yüzü solmuştu. Üzerinde eskiden giydiği pahalı montlardan biri değil, eski bir iş ceketi vardı.

“Anne, konuşabilir miyiz?”

Kapıyı biraz daha açtım ama içeri davet etmedim.

“Burada konuşalım.”

Başını salladı.

“Kamyonetimi sattım. Depoda kalan malzemeleri de çıkarıyorum. İşletmeciye paranın bir kısmını geri verdim. Kalan borç için taksitli ödeme görüşüyoruz.”

Sustum.

“Şirketi kurtaracağım derken her şeyi daha kötü yaptım.”

“Ben sana bunu en başında söyledim.”

“Biliyorum.”

İlk kez sözümü kesmiyordu.

Bir süre bahçeye baktı. Sonra çocukluğunda oynadığı taş basamağa oturdu.

“Babam öldüğünde bana ne demiştin, hatırlıyor musun?”

“Çok şey söyledim oğlum.”

“Kimsenin hakkını yeme, demiştin. Az kazan ama başını yastığa rahat koy.”

Gözleri doldu.

“Ben ikisini de yapamadım.”

Onun bu hâlini görünce içimdeki annelik duygusu yeniden kabardı. Gidip başını okşamak istedim. Eskiden olduğu gibi her şeyin düzeleceğini söylemek istedim.

Ama söylemedim.

Çünkü bazı yaralar, üzeri sevgiyle örtülünce iyileşmiyordu.

“Cihan, ben sana yardım etmek için biriktirdiğim parayı verdim. Daha fazlasını veremeyeceğimi söylediğimde bana kızdın. Sonra elimdeki tek güvenceye göz diktin.”

“Ama seni sokağa atmayacaktım anne.”

“Sokağa atmakla beni istemediğim yere göndermek arasında benim için büyük fark yok. İkisinde de kararımı sen veriyordun.”

Başını ellerinin arasına aldı.

“Ne yapacağımı bilmiyorum.”

“Önce yaptıklarının sorumluluğunu alacaksın. Borçlarını kendi imkânlarınla ödeyeceksin. İmzamla ilgili süreçte de gerçeği söyleyeceksin.”

“Sonra?”

“Sonra zaman gösterecek.”

Yüzüme baktı.

“Beni affedebilecek misin?”

Bir süre düşündüm.

“Bir gün affedebilirim oğlum. Ama güvenmek başka şey. Onu geri kazanman gerekiyor.”

Ağlamaya başladı.

Altmış yedi yaşında bir anne için kırklı yaşlarına gelmiş oğlunun ağladığını görmek kolay değildir. Fakat o gün onun gözyaşlarını bütün sorumluluğunu ortadan kaldıran bir şey gibi görmemeye kararlıydım.

Yanına oturdum. Omzuna elimi koydum.

“Seni sevmekten vazgeçmedim Cihan. Ama kendimi de sevmekten vazgeçmeyeceğim.”

Uzun süre konuşmadık.

Sonra kalkıp gitti.

O görüşmeden sonra her şey birden düzelmedi.

İmza hakkında yürüyen inceleme devam etti. Cihan, avukatı aracılığıyla gerekli açıklamaları yaptı. Dosyadaki belgelerin değerlendirilmesi ve hukuki süreçler zaman aldı. Ben de sonucu önceden biliyormuş gibi davranmadım.

Oğlumu korumak için gerçeği saklamayacaktım. Ama onu cezalandırmak için olmayan şeyleri de söylemeyecektim.

Kış yaklaşırken betonun kaldırılması için hazırlıklar başladı.

Önce çevredeki ağaçların köklerine zarar verilmemesi için çalışma alanı belirlendi. Sonra uygun ekipmanla temel parçalara ayrıldı. Molozlar kamyonlarla taşındı.

İlk kamyon bahçeden çıktığında pencerenin önünde uzun süre bekledim.

Toprağım yeniden görünmeye başlamıştı.

Ama eski hâline dönmesi kolay değildi. Ağır makinelerin sıkıştırdığı zemin havalandırılacak, uygun toprakla desteklenecek, zarar gören ağaçların durumu takip edilecekti.

Nedim çalışmalar boyunca birkaç kez gelip beni bilgilendirdi.

Bir gün son molozlar da kaldırılınca yanıma yaklaştı.

“Havva abla, yaptığımız yanlışı geri alamam. Ama elimizden geleni yapıyoruz.”

“Evet Nedim,” dedim. “İnsan bazen yanlışı tamamen silemez. Ama düzeltmek için uğraşması yine de değerlidir.”

O gün bana ilk defa rahatça baktı.

Cihan da yavaş yavaş hayatını yeniden düzenlemeye başladı.

Şirketindeki faaliyetleri küçülttü. Elinde kalan malları sattı. Eski iş çevresinden bir tanıdığının yanında daha mütevazı bir işe girdi. Aldığı para eskisi kadar değildi ama en azından düzenliydi.

Borçlarının tamamını kapatması uzun zaman alacaktı.

Bunu benden saklamamayı öğrendi.

Bazen arayıp yalnızca nasıl olduğumu soruyordu. Konuşmalarımız kısa sürüyordu. Eskiden olduğu gibi para istemiyor, yaptıklarına bahane üretmiyordu.

Bir gün telefonda, “Anne, bu hafta sonu ahırın çatısına bakmaya geleyim mi?” dedi.

Bir süre düşündüm.

“Gel,” dedim. “Ama sabah erken gel. Öğlene kadar işimiz bitsin.”

Pazar günü elinde takım çantasıyla geldi.

Eski ahırın birkaç kiremidi kaymış, yağmur suyu içeri sızmaya başlamıştı. Merdiveni duvara dayadık. Ben aşağıdan malzemeleri uzattım, o çatıdaki kırıkları değiştirdi.

Çalışırken bir ara durdu.

“Babam olsaydı bana çok kızardı, değil mi?”

“Çok kızardı.”

“Senin kadar mı?”

“Belki benden de fazla. Ama sonunda o da sana doğruyu anlatmaya çalışırdı.”

Cihan aşağıya indi. Elindeki tozu silkeleyip ahırın önündeki taşa oturdu.

“Ben burayı hep değeri artacak bir arazi olarak gördüm. Şimdi anlıyorum, sizin için başka bir şeymiş.”

Yanına oturdum.

“Babanla buraya ilk geldiğimizde doğru düzgün kapımız yoktu. Bir kış ahırın çatısı çöktü. İkimiz günlerce uğraşıp onardık. Sen hastalandığında şehirdeki doktora götürmek için pazarda sattığımız son koyunun parasını kullandık.”

Cihan gözlerini kaldırdı.

“Bunları hatırlamıyordum.”

“Çünkü sen çocuktun. Bilmeni de istemedik. Rahat büyü diye uğraştık.”

Bir süre sessiz kaldı.

“Ben galiba rahat yaşamayı hak sanmışım.”

“Rahat yaşamak istemek ayıp değil oğlum. Ama o rahatlık için başka birinin hayatına el koyamazsın.”

Başını salladı.

O gün ahırın çatısını bitirdik. Ardından mutfakta birlikte çorba içtik. Uzun zamandır ilk kez aynı sofrada birbirimize bağırmadan oturduk.

Bu, her şeyi unuttuğumuz anlamına gelmiyordu.

Fakat yeniden konuşabileceğimiz bir yer bulmuştuk.

Kış boyunca bahçenin onarımı sürdü. İlkbahara yaklaşırken toprağı yeniden işledim. Birkaç yeni fidan aldım. Zarar gören erik ağacının yaşama ihtimali bulunduğunu öğrenince onu kestirmedim. Kırık dallarını budattım, kök çevresini düzelttim.

Cihan geldiği bir gün yeni fidanları görünce şaşırdı.

“Bunları tek başına mı dikeceksin?”

“Sen yardım edersen daha çabuk biter.”

Hiç tereddüt etmeden küreği aldı.

Beraber üç fidan diktik.

Sonuncusunun toprağını kapatırken birden durdu.

“Anne, burası senin. Ben bunu çok geç öğrendim.”

Ona baktım.

“Önemli olan bir daha unutmaman.”

Aradan aylar geçti.

Yasal meselelerin bir kısmı hâlâ kendi usulünde ilerliyordu. Zararın giderilmesine ilişkin anlaşmanın uygulanmasını avukatımla takip ettim. Cihan borçlarını ödemeye devam etti. Aramızdaki güven de tıpkı bahçemdeki toprak gibi yavaş yavaş toparlanıyordu.

Eskisi gibi her sözünü sorgusuz kabul etmiyordum. Ama yaptığı doğru şeyleri de görmezden gelmiyordum.

Bir sonbahar sabahı bahçeyi düzenlerken eski pembe şeritli kazıklardan sağlam kalan birkaçını gördüm.

Onları yakmak ya da çöpe atmak yerine temizledim. Sebze fidelerimin etrafına küçük bir çit yaptım. Pembe şeritleri çıkardım, ahşapları düzgünce yerleştirdim.

Nedim bunu görünce şaşırdı.

“Havva abla, bunları hâlâ saklıyor musun?”

“Evet.”

“Ben olsam görmek bile istemezdim.”

“Eskiden bunlar benim evimden çıkarılacağım yerleri gösteriyordu,” dedim. “Şimdi ise kendi ellerimle ektiğim fideleri koruyorlar.”

Nedim gülümsedi.

“İyi düşünmüşsün.”

O gün çitin önünde bir süre oturdum.

Rüzgâr erik ağacının kalan dallarını sallıyordu. Ahırın çatısı yenilenmişti. Toprakta beton kalmamıştı. Yeni fidanların ince gövdeleri güneşte parlıyordu.

Cihan öğleden sonra geldiğinde beraber çay içtik.

Bir ara bahçeye bakarak, “Biliyor musun anne,” dedi, “şehirdeki bütün borçlarımı kapatsam bile burada kaybettiğim güvenin değerini hiçbir parayla ölçemem.”

“Ölçemezsin,” dedim. “Ama onu yeniden kazanmak için yaşayabilirsin.”

Elimi tuttu.

İlk kez o dokunuşta benden bir şey istemediğini hissettim.

Bugün altmış sekiz yaşıma yaklaşırken hâlâ annemden kalan arazide, eşimle emek vererek kurduğumuz evde yaşıyorum.

Bazen dizlerim ağrıyor. Bazı sabahlar eskisi kadar çabuk kalkamıyorum. Belki ileride gerçekten daha küçük bir eve taşınmak isteyebilirim. Ama böyle bir gün gelirse buna ben karar vereceğim.

Cihan artık bunu biliyor.

Bazı pazarlar gelir, beraber kahvaltı ederiz. Bazen eski günlerden konuşurken ikimizin de gözleri dolar. Ben kırgınlığımı saklamam, o da yaptıklarını inkâr etmez.

Aramızdaki her şey eskisi gibi olmadı. Belki hiçbir zaman tamamen olmayacak. Ama artık ilişkimizi yalanların değil, konuşmaya cesaret ettiğimiz gerçeklerin üzerine kuruyoruz.

Geçenlerde bahçedeki yeni fidanlardan birinin ilk yaprağını gördüm. Yanına çömelip küçük yeşil yaprağa dokundum.

Sonra başımı kaldırıp yıllarımı geçirdiğim eve baktım.

Bir zamanlar oğlumun başkalarına söz verdiği o toprakta yine kendi ayaklarımın üzerinde duruyordum.

Hayat bana çok şey öğretti. İnsan evladına fedakârlık yapabilir, onun acısını kendi acısı gibi hissedebilir, düştüğünde elini uzatabilir.

Ama fedakârlığın da bir sınırı vardır.

Bir annenin sevgisi, kendi hayatından vazgeçmesi gerektiği anlamına gelmez.

Ben oğlumu kaybetmek istemediğim için uzun süre susabilirdim. Belki bütün isteklerini kabul eder, evimden ayrılır, kendimi onun kurduğu yeni düzene alıştırmaya çalışırdım.

Fakat o zaman geriye ne benim huzurum kalırdı ne de onun bana duyduğu gerçek saygı.

Şimdi biliyorum ki o gün kapımın önüne çakılan kazıklar yalnızca arazimin sınırlarını değiştirmek için değildi. Bana kendi sınırlarımı da hatırlattılar.

Oğlumu hâlâ seviyorum. Her zaman seveceğim.

Ama ben yalnızca onun annesi değilim.

Ben Havva’yım. Altmış yedi yılın emeği, hatırası, kaybı ve umuduyla hâlâ hayattayım.

Ve hiç kimse, kendi evladım bile olsa, ben yaşarken hayatımı çoktan paylaşılmış bir miras gibi göremez.