Mermer Avludaki Hesap
Doktor raporu babama uzattığı anda Tolga sandalyesinden fırladı. Elini kâğıda uzatacak gibi oldu ama babamın tek bakışıyla durdu.
“Ne maddesi?” diye sordum. Sesim bana bile yabancı geliyordu. “Bebeğime zarar verecek bir şey mi?”
Doktor yatağımın yanına yaklaştı. “İlk toksikoloji taramasında güçlü sakinleştirici ilaçlarla ilişkili bir bulguya rastladık. Kesin değerlendirme için doğrulama testi gerekiyor. Ancak bu grupta size reçete edilmiş bir ilaç görünmüyor. Tansiyon düşüklüğünüz ve bilinç kaybınızla ilişkili olabilir.”
Refleksle karnıma dokundum. Bütün hayatım boyunca tehlike karşısında soğukkanlı kalmak için eğitim almıştım. Fakat o anda tek düşündüğüm, içimde taşıdığım küçücük kalbin hâlâ atıp atmadığıydı.
“Bebeğim?”
“Şu anda kalp atımları düzenli. Kasılmalarınızı yakından takip ediyoruz. Erken doğum riskini ciddiye almamız gerekiyor ama henüz doğum başlamış değil.”
Derin bir nefes almaya çalıştım. Göğsümün ortasında kocaman bir taş varmış gibiydi.
Tolga hemen araya girdi.
“Duygu zaten hamilelik yüzünden doğru düzgün uyuyamıyordu. Belki kendi başına bir şey içmiştir. Her şeyi büyütmeyelim.”
Başımı yavaşça ona çevirdim.
“Ben kendi başıma ne içmiş olabilirim, Tolga?”
“Bilmiyorum. Bitki çayı, uykuya yardımcı bir şey…”
O iki kelime zihnimde bir kapıyı açtı.
Bitki çayı.
Son üç haftadır her akşam bana ıhlamur hazırlıyordu. Üzerine tarçın koyuyor, bazen birkaç damla limon sıkıyordu. Normalde mutfağa girmeyi sevmeyen kocamın birden böyle ilgili davranmasını hamileliğime bağlamıştım.
“Sen dinlen, ben getiririm,” derdi.
İçtikten yarım saat sonra gözkapaklarım ağırlaşırdı. Sabahları başım ağrır, alarmı duymakta zorlanırdım. Bazen gece konuştuğumuz şeyleri hatırlayamazdım.
Bunları doktoruma anlatmıştım ama o sırada kullandığım bir ilaç bulunmadığından, uykusuzluk ve hamilelik yorgunluğu üzerinde durmuştuk. Çayımdan hiç söz etmemiştim.
Şimdi o gecelerin hepsi bambaşka bir anlam kazanıyordu.
“Her akşam içtiğim ıhlamuru sen hazırlıyordun,” dedim.
Tolga’nın gözleri bir anlığına Füsun’a kaydı.
İşte o bakışı hayatım boyunca unutamayacaktım.
Füsun koridor kapısının yanında durmuş, ellerini birbirine kenetlemişti. Ağlamayı kesmişti. Yüzünde artık suçlandığı için öfkelenen bir kadının ifadesi değil, yakalanmaktan korkan birinin çaresizliği vardı.
“Ben sadece balkonu kapattım,” diye fısıldadı.
Kimse ona bir şey sormamıştı.
Babam ağır ağır ayağa kalktı.
“Demek başka bir şey yapıldığını da biliyordun.”
Füsun ağzını açtı ama cevap veremedi.
Doktor, konuşmanın giderek sertleştiğini görünce Tolga ile Füsun’un dışarı çıkmasını istedi. Tolga itiraz etti.
“Ben kocasıyım. Tedavisi hakkında karar verme hakkım var.”
Doktorun sesi bu defa kesinleşti.
“Eşinizin bilinci açık ve karar verebilecek durumda. Tıbbi kararlarını kendisi verir. Şu anda hastamın dinlenmeye ihtiyacı var.”
Tolga kapıya doğru ilerlerken elindeki belgeleri fark ettim. Hastane değiştirmek için hazırladığı onam formlarıydı.
“Onları burada bırak,” dedim.
Durdu.
“Ne?”
“Elindeki kâğıtları.”
“Duygu, senin iyiliğin için…”
“Bir kez olsun bana neyin iyi geleceğine ben karar vereceğim.”
Belgeleri komodinin üzerine bıraktı. Babam tek kelime etmeden kapıyı açtı. Tolga dışarı çıktığında içimde bir şeyin geri dönülmez biçimde değiştiğini hissettim.
Babam yatağımın yanına oturdu. Saçlarımı çocukluğumdaki gibi alnımdan geriye doğru düzeltti.
“Baba,” dedim, “sen ne zamandır buradasın?”
“Ambulans çağrısını öğrendiğimden beri.”
“Polisler?”
“Hastanenin bildirdiği şüpheli durum nedeniyle geldiler. Ben de gerekli bilgileri verdim.”
Babamın yıllarca önemli görevlerde bulunmuş, emekliliğinde bile birçok insan tarafından saygıyla anılan biri olduğunu biliyordum. Fakat o akşam onun kimlerle görüştüğünden çok, bana nasıl baktığı önemliydi.
“Benden bir şey saklama,” dedim.
“Saklamayacağım. Ama önce senin ve torunumun sağlığı.”
Gözlerim doldu.
“Ben o evde her gece uyumuşum, baba. Yanımda ne yaptığını bilememişim.”
Elimi tuttu.
“Bir insanın eşine güvenmesi dikkatsizlik değildir. O güveni kötüye kullanmak, güvenenin değil, bunu yapanın sorumluluğudur.”
O gece neredeyse hiç uyumadım.
Hemşireler belirli aralıklarla tansiyonumu ölçüyor, doktorlar bebeğimin kalp atımlarını izliyordu. Karnımdaki kasılmalar zaman zaman yeniden başlıyor, her seferinde korkuyla monitöre bakıyordum.
Sabaha karşı doktor ultrasonla kontrol yaptı. Bebeğim hareket ediyordu. Minik ellerinden biri yüzüne yaklaşmıştı.
Ekrandaki görüntüyü izlerken ağlamaya başladım.
“Anne burada,” diye fısıldadım. “Seni bırakmayacağım.”
Doktor erken doğum olasılığına karşı gerekli tedavileri değerlendirdiklerini, hastanede gözlem altında kalmam gerektiğini anlattı. Her şeyin iyi biteceğine dair söz vermedi. Fakat önümde somut bir tedavi planının olması bile bana güç verdi.
Ertesi sabah polis, doktorumun uygun gördüğü kısa bir görüşmeyle ifademi aldı.
Balkona çıktığım dakikadan başlayarak hatırladığım her şeyi anlattım. Kapının kapanmasını, Füsun’un telefon konuşmasını, yedek kolun çıkarılmış olmasını, kasıklarımdaki ağrıyı…
Ardından bitki çaylarından ve Tolga’nın son haftalardaki davranışlarından söz ettim.
Tam ifade bitmek üzereyken başka bir ayrıntı hatırladım.
Balkondan önce, öğle yemeğinde Tolga bana bir bardak içecek getirmişti. Her zamanki gibi kendi hazırladığını söylemişti. Tadı biraz acıydı. Fark ettiğimde tarçını fazla kaçırdığını söyleyip gülmüştü.
O sırada üzerinde durmamıştım.
Şimdi o bardak bile soruşturmanın önemli bir parçası olabilirdi.
Polis memuru her ayrıntıyı kaydetti. Evdeki yiyecek ve içeceklerden örnek alınmasının değerlendirileceğini söyledi.
Öğleden sonra avukatımla görüştüm. Önce yıllardır kullandığım elektronik imza sertifikasının kullanımını durdurmak için başvuru yaptık. Bankalara şüpheli işlemlerle ilgili bildirim gönderildi. Hesaplarımı ve kredi kayıtlarımı kontrol etmeye başladık.
Çünkü bu olayın yalnızca balkonla ilgili olmadığından emindim.
Yaklaşık bir ay önce Tolga’nın çalışma masasının üzerinde tanımadığım bir finans kuruluşundan gelen ödeme planı görmüştüm. Sorduğumda eski bir arkadaşının işi için araştırma yaptığını söylemişti.
Ardından elektronik imza cihazımın bulunduğu çekmecenin yerinin değiştiğini fark etmiştim.
Bir akşam bilgisayarıma gelen doğrulama bildirimini de hatırlıyordum. Ben herhangi bir başvuru yapmadığım halde bir finansal işlem başlatılmıştı.
Tolga’ya sorduğumda sistem hatası olduğunu söylemişti.
O günden sonra banka hareketlerimi incelemeye başlamıştım. Fakat hamilelik kontrolleri ve işte tamamlamam gereken dosyalar yüzünden araştırmayı birkaç gün ertelemiştim.
Şimdi onun neden giderek daha gergin ve saldırgan davrandığını anlıyordum.
Üçüncü gün polis, savcılık kararıyla yürütülen incelemelerde elde edilen ilk bulguları avukatım aracılığıyla bize bildirdi.
Evin mutfağında, benim çaylarımı koyduğum dolapta küçük bir kutu bulunmuştu. İçinde ezilmiş tablet kalıntıları vardı. Kutunun üzerindeki yazılar sökülmüştü.
Tolga’nın çalışma masasındaki kilitli çekmeceden ise balkon kapısının yedek koluna ait parçalar ve vidalar çıkmıştı.
Bunların neden orada bulunduğunu açıklayamamıştı.
Binanın güvenlik kamera kayıtları daha da ağır bir tablo ortaya koyuyordu.
Olaydan yaklaşık bir saat önce Tolga balkona çıkmış, kapı mekanizmasıyla uğraşmıştı. Daha sonra mutfağa dönmüş, Füsun’la kısa bir konuşma yapmıştı.
Ben balkona çıktığımda Füsun sürgülü kapıyı kapatmıştı.
Kamera bütün evi göstermiyordu ama giriş, balkonun bir bölümü ve koridordaki hareketler olayların zaman sırasını ortaya koyuyordu.
Babam kayıtların incelenmesine ilişkin bilgileri dinlerken uzun süre sustu.
Sonra yalnızca şunu söyledi:
“Bunların hepsi tesadüf olamaz.”
Ben zaten tesadüf olmadığını biliyordum.
Ama o gün öğrendiğim başka bir şey, evliliğimizle ilgili bütün anılarımı yerle bir etti.
Tolga son sekiz aydır ciddi bir borç batağındaymış.
Başarılı olduğunu anlattığı ticari girişimi zarar ediyormuş. Önce kredi kartlarını kullanmış, ardından yakın çevresinden para almış. Borçlarını kapatmak için daha yüksek faizli kişisel borçlara yönelmiş.
Bütün bunları benden saklamış.
Yetmeyince benim gelirimi, mal varlığımı ve elektronik imza bilgilerimi kullanarak adıma kredi başvuruları yapmaya başlamış.
Başvuruların bir kısmı güvenlik doğrulamasına takılmıştı. Bazılarında ise bana ait olmayan iletişim bilgileri kullanılmıştı.
Kayıtlardan en az iki başvurunun benim haberim olmadan gerçekleştirilmeye çalışıldığı anlaşılıyordu.
Avukatım bunun yalnızca borç meselesi olmadığını, sahte işlem ve dolandırıcılık şüphelerinin ayrı ayrı inceleneceğini açıkladı.
Tolga’nın beni özel bir kliniğe götürmek istemesinin nedeni de soruşturmanın önemli sorularından biri haline geldi.
İfadesinde daha iyi bakım alacağımı düşündüğünü söylemişti. Ancak dosyaya giren belgelerde bana bazı finansal evrakların imzalatılmasının planlandığını düşündüren yazışmalar vardı.
Henüz her ayrıntı kesinleşmemişti. Fakat artık kocamın beni korumaya çalışmadığından emindim.
O beni susturmak istiyordu.
Dördüncü gün Füsun ikinci kez ifade verdi.
İlk ifadesinde kapıyı yanlışlıkla kapattığını söylemişti. Sonra bunun bir şaka olduğunu ileri sürmüştü.
Bu defa sözleri değişmişti.
Tolga’nın kendisine benim birkaç gün dinlenmeye ihtiyaç duyduğumu, çok gergin olduğumu ve aileyi dağıtacak kararlar vermek üzere bulunduğumu anlattığını kabul etmişti.
“Biraz korkarsa aklı başına gelir,” demiş Tolga.
Füsun da buna inanmayı seçmişti.
Ancak telefon yazışmaları, anlatılanların bundan ibaret olmadığını gösteriyordu.
Silinen mesajların bir kısmı dijital incelemeyle geri getirilmişti.
Birinde Tolga, “İlaç etkisini gösterince haber ver,” diyordu.
Başka bir mesajda Füsun, “Kapı işi tamam, kolu söktün mü?” diye soruyordu.
O satırları avukatımın getirdiği dosyada gördüğümde ellerim buz kesti.
Füsun ne yaptığını bilmiyormuş gibi davranabilirdi. Ama kapının açılmasını sağlayacak parçanın çıkarıldığını önceden biliyordu.
Üstelik hamile olduğumu, doktorumun uzun süre ayakta kalmamamı istediğini de biliyordu.
Bir an gözlerimi kapattım.
Sofrada bana uzattığı ekmek sepetini, “Biraz daha ye, iki kişilik yiyorsun,” diye alay edişini hatırladım.
Aynı masada oturmuş, birlikte yemek yemiştik.
Ben onların ailem olduğunu sanırken, onlar birbirleriyle benim nasıl korkutulacağımı konuşuyorlarmış.
O gün ilk kez gerçekten öfkelendim.
Babam yanımdaydı.
“Onlarla konuşmak istiyorum,” dedim.
“Şimdi değil.”
“Yüzlerine söylemek istediğim şeyler var.”
“Biliyorum. Ama önce iyileş. Söyleyeceklerinin hiçbir yere kaçtığı yok.”
Haklıydı.
Hastanede geçirdiğim bir haftanın sonunda kasılmalarım kontrol altına alınmıştı. Bebeğimin gelişimi takip ediliyor, doktorlar herhangi bir komplikasyon ortaya çıkmadıkça gebeliğimin sürmesini istiyordu.
Taburcu olduğum gün hastane kapısından çıkarken bir an durdum.
İçeri sedyeyle getirilmiştim.
Şimdi kendi ayaklarımın üzerinde yürüyordum.
Babam arabasının kapısını açtı.
“Nereye gidiyoruz?” diye sordum.
“Eve.”
Bir an kalbim sıkıştı.
Sonra babam gülümsedi.
“Benim eve, kızım.”
Taş villaya vardığımızda çocukluğumun kokusu karşıladı beni. Bahçedeki çam ağaçları, mutfaktan gelen taze ekmek kokusu, merdivenlerin yanındaki eski aile fotoğrafları…
Odama girdiğimde yatağımın üzerinde küçük bir paket buldum.
İçinden beyaz bir bebek battaniyesi çıktı.
Babam kapıda durmuş beni izliyordu.
“Annen sen doğmadan önce almıştı,” dedi. “Bir gün torunuma veririm diye saklamıştı. Artık zamanı geldi.”
Annem yıllar önce vefat etmişti. Battaniyeyi yüzüme götürdüğümde kendimi tutamadım.
O gece uzun zamandır ilk kez korkmadan uyudum.
Sonraki günler kolay geçmedi.
Telefonum sürekli çalıyordu. Tolga’nın avukatı görüşme talep ediyor, bazı akrabalarımız aramızdaki meselenin büyütülmemesi gerektiğini söylüyordu.
Bir akrabamız, “Sonuçta çocuğunun babası,” dediğinde telefonu kapattım.
Çocuğumun babası olması, ona yaptıklarını unutturma hakkı vermiyordu.
Avukatımın yardımıyla boşanma davasını açtım. Koruma tedbirleri için gerekli başvurular yapıldı. Bankalardan gelen belgeler dosyaya eklendi. Şüpheli işlemlere ilişkin ayrı incelemeler başladı.
Görev yaptığım kuruma da sağlık durumum ve güvenlikle ilgili gerekli bildirimleri yaptım. Bir süre izinli olacaktım.
Askerî hayatım bana sorumluluk almayı öğretmişti. Ama ilk kez kendi hayatım için bu kadar kesin bir karar veriyordum.
Tolga defalarca haber gönderdi.
Sonunda avukatım aracılığıyla kısa bir mektup ulaştırdı.
Borçlarını, korkusunu ve çaresizliğini anlatıyordu. Füsun’u suçluyor, beni gerçekten sevdiğini söylüyordu.
Mektubun sonunda tek bir cümle vardı:
“Bebeğimiz için bir şans daha ver.”
Kâğıdı masaya bıraktım.
Benim karnımdaki bebeği soğuk bir balkonda tehlikeye atan adam şimdi aynı bebeği affedilmek için gerekçe gösteriyordu.
Mektuba cevap vermedim.
İki hafta sonra avukatım, Tolga’nın tarafının bazı belgeleri teslim etmek ve görüşme talebini yinelemek istediğini bildirdi. Belgelerin avukatlar arasında iletilmesini kabul ettim. Tolga’yla yüz yüze görüşmeye ise gerek olmadığını açıkça söyledim.
O gün babamın evinde küçük bir resmî tören için hazırlanıyordum. Uzun süredir giymediğim beyaz tören üniformam üzerimdeydi. Sağlık durumum nedeniyle törene katılamayacaktım; görev arkadaşlarımla yapılacak kısa bir çevrim içi bağlantı için hazırlanmıştım.
Aynanın karşısında durup karnıma baktım.
Artık eskisinden daha belirgindi.
Tam o sırada avludan yükselen sesleri duydum.
Pencereden baktığımda Tolga’yı gördüm.
Gri bir takım elbise giymişti. Yanında Füsun ve annesi vardı. Habersiz gelmişlerdi.
Babam kapıda onlara çıkmalarını söylüyordu.
Tolga ise gitmiyor, sürekli benimle konuşmak istediğini tekrarlıyordu.
Avukatım hemen polisi aradı. Koruma tedbirine rağmen eve gelmiş olması ayrıca tutanağa geçirilecekti.
Kısa süre sonra üç polis memuru geldi.
Ben merdivenlerden indiğimde avludaki herkes sustu.
Tolga beni görünce bir adım attı ama polislerden biri durmasını istedi.
“Duygu,” dedi. “Ne olur beni dinle.”
Mermer basamakların üzerinde durdum. Sol elim karnımdaydı, sağ elimde avukatımın hazırladığı siyah evrak çantası vardı.
“Seni dinledim, Tolga,” dedim. “Yıllarca dinledim. Şimdi konuşma sırası bende.”
Yüzüme baktı. Birkaç saniye boyunca hiçbir şey söyleyemedi.
“Borcum vardı,” diye başladı sonunda. “Sana söylemeye korktum. Hesapları öğrenirsen beni bırakacağını düşündüm.”
“Ben seni borçların yüzünden bırakmayacaktım.”
Başını kaldırdı.
“Gerçekten mi?”
“Birlikte çözüm arayabilirdik. Ama sen bana yalan söyledin. İmzamı kullanmaya çalıştın. Sonra beni ilaçla etkisiz hale getirmeyi planladın.”
Tolga’nın gözleri doldu.
“İş bu kadar ileri gitsin istemedim.”
“Peki balkondaki kolu neden söktün?”
Sessizlik oldu.
“Ben bayıldığımda ne olacağını düşündün? Bebeğimizin kalbi dursaydı ne yapacaktın?”
Cevap veremedi.
O sırada Füsun ağlayarak dizlerinin üzerine çöktü.
“Yenge, ne olur affet. Ben bebeğe bir şey olsun istemedim. Abi sadece seni korkutacağımızı söylemişti.”
Ona uzun uzun baktım.
“Füsun, ben kapıya vururken sen camın arkasındaydın. Yardım istedim. Ağrıdan iki büklüm oldum. Beni gördün.”
Gözlerini kaçırdı.
“Senin acı çektiğini biliyordum,” dedim. “Beni orada bırakmayı seçtin.”
Kayınvalidem de oğlunun yanından ayrılıp diz çöktü. Yeşil elbisesinin etekleri mermer zemine yayıldı.
“Yuvanı yıkma kızım,” diye ağladı. “Biz hata ettik.”
Bu sözler beni her zamankinden daha fazla yaraladı.
“Ben sizden hamileyken biraz anlayış istedim,” dedim. “Bir bardak su istediğimde bile sitem ettiniz. Yorgun olduğumu söylediğimde tembellikle suçladınız. Şimdi siz benden merhamet istiyorsunuz.”
Kadın ağlamaya devam etti.
“O gün ben o balkonda ölseydim, bana yine naz mı yaptığımı söyleyecektiniz?”
Başını öne eğdi.
Babam yanıma geldi. Ama her zamanki gibi konuşmama karışmadı.
Çantamı açıp dosyayı avukatıma verdim.
“Bunlar gerekli belgeler,” dedim. “Bundan sonra bütün iletişim avukatlar üzerinden yürütülecek.”
Tolga son bir kez seslendi.
“Peki ya kızımız?”
Elimi karnımda biraz daha sıkı tuttum.
“Onun güvenliği, benim seni affedip affetmememe bağlı olmayacak. Onunla ilgili kararlar da duygusal baskıyla değil, hukuka ve çocuğumuzun yararına göre verilecek.”
Polis memurları gerekli işlemler için Tolga ve ailesini avludan uzaklaştırırken arkamı döndüm.
O gün hiçbirinin yüzündeki çaresizlik bana zafer duygusu vermedi.
Sadece yorulmuştum.
Babam eve girdiğimizde bir bardak su getirdi.
“İyi misin?” diye sordu.
“Henüz değil,” dedim. “Ama iyi olacağım.”
Sonraki haftalarda hayatımı yeniden kurmaya odaklandım.
Bebek odasını hazırladık. Duvarları açık krem rengine boyattım. Pencerenin yanına küçük bir beşik koyduk. Babam eski kitaplığımı tamir ederek bebeğin eşyaları için kullanışlı hale getirdi.
Bir akşam onun küçücük çorapları katlamaya çalıştığını gördüm. Koca ellerinin arasında pembe bir çorap tutuyor, diğer eşini bulamıyordu.
“Baba, sen koskoca ekipler yönetmiş adamsın,” dedim gülerek. “İki çorabı mı eşleştiremiyorsun?”
Gözlüğünün üzerinden baktı.
“Bu görev hepsinden zor çıktı.”
Uzun zamandır ilk kez içtenlikle güldüm.
Otuz dördüncü haftada kontrolüm iyi geçti. Doktorum yine de dikkatli olmamı istedi. Bebeğim beklenen ölçülerde büyüyordu.
Otuz sekizinci haftaya geldiğimde gece yarısı düzenli sancılarım başladı.
Babam beni hastaneye götürürken yol boyunca konuşmadı. Sadece elimi tuttu.
Doğum beklediğimden uzun sürdü. Yoruldum, korktum, defalarca gücümün bittiğini düşündüm.
Ama sonunda kızımın ilk ağlayışını duydum.
Hemşire onu kucağıma bıraktığında dünya bir anlığına sessizleşti.
Yüzü pembeydi. Gözlerini henüz tam açamıyordu. Parmaklarını avucuma uzattığımda küçücük eliyle parmağımı kavradı.
“Hoş geldin, Güneş,” diye fısıldadım.
Adını Güneş koymuştum.
Çünkü hayatımın en karanlık günlerinden sonra doğmuştu.
Babam odaya girdiğinde kucağımdaki bebeğe baktı. Gözleri doldu.
“Annene benziyorsun,” dedi.
“Bana mı?”
“Hayır,” diye gülümsedi. “Senin annene.”
O an içimde hem hüzün hem tarifsiz bir huzur vardı.
Doğumdan sonraki aylar da kendi zorluklarını getirdi. Uykusuz geceler, bitmeyen kontroller, bebeğimin her ağlayışında duyduğum endişe…
Bazı geceler balkondaki o an gözümün önüne geliyordu. Kapının kapanma sesiyle uyanıyordum.
Bunun için psikolojik destek almaya başladım. Yaşadıklarımı unutmaya zorlamak yerine onlarla baş etmeyi öğrendim.
Hukuki süreç de devam etti.
Laboratuvarın doğrulama sonuçları, tıbbi kayıtlar, kamera görüntüleri ve dijital yazışmalar soruşturma dosyasında değerlendirildi. Banka incelemeleri, bilgim dışında yapılan başvuruların kapsamını ortaya çıkardı.
Boşanma davamızda mahkeme, delilleri ve tarafların durumunu değerlendirerek evliliğin sona ermesine karar verdi. Kızımın velayeti bana bırakıldı. Tolga’yla kişisel ilişki konusundaki düzenlemelerde güvenlik kaygıları ve uzman değerlendirmeleri dikkate alındı.
Ceza yargılaması daha uzun sürdü. Tolga ve Füsun’un sorumlulukları ayrı ayrı incelendi. Duruşmalarda yazışmalar, tanık anlatımları ve teknik raporlar değerlendirildi. Sonunda mahkeme, sabit gördüğü eylemler yönünden mahkûmiyet kararları verdi. Kararlara ilişkin kanun yolu süreçlerini avukatım takip etti.
Kayınvalidemle ise bir daha görüşmedim.
Onun sessiz kalmış olması, hayatımda yeniden yer alması gerektiği anlamına gelmiyordu.
Bir sabah, Güneş henüz on aylıkken, bahçede oturuyorduk.
Kızım yürümeyi öğrenmeye çalışıyordu. Babam iki adım önünde durmuş kollarını açmıştı.
“Gel bakalım küçük komutan,” diyordu.
Güneş sendeleyerek bir adım attı. Sonra bir adım daha.
Babamın kollarına ulaştığında ikisi de kahkahalarla güldü.
Ben o an onları izlerken, aylar önce hastane odasında verdiğim sözü hatırladım.
Kızımı koruyacaktım.
Ama onu korumak, bütün hayatımızı korkuyla geçirmek demek değildi.
Onun özgürce koşabildiği, hata yapmaktan korkmadığı, sevginin tehdit ya da borç gibi kullanılmadığı bir ev kurmak demekti.
Babam Güneş’i kucağına alıp yanıma geldi.
“Ne düşünüyorsun?” diye sordu.
“Eskiden güçlü olmanın her şeye dayanmak olduğunu sanırdım.”
“Şimdi?”
Kızımın gülümseyen yüzüne baktım.
“Bazen güçlü olmak, artık dayanmak zorunda olmadığın bir yer seçmekmiş.”
Babam başını salladı.
Güneş kucağımdan uzanıp boynuma sarıldı. Saçlarımı çekiştirirken neşeyle güldü. Ben de onu öptüm.
O balkon kapısının kapanışı yıllarca zihnimde kalacaktı. Fakat artık hayatımın en önemli sesi o değildi.
En önemli ses, sabahları odasından yükselen kızımın kahkahasıydı.
Bir zamanlar kendimi kurtarmak için cam kapıya vurduğum ellerimle şimdi onun küçük ellerini tutuyordum.
Mermer avluda önümde diz çöken insanların pişmanlığı, bana kaybettiğim günleri geri vermemişti. Mahkeme kararları da yaşadığım korkuyu bir anda silmemişti.
Ama kendi hayatım üzerinde yeniden söz sahibi olmuştum.
Ve en önemlisi, kızım büyüdüğünde ona anlatabileceğim bir hikâyem vardı.
Korkunç bir ihanetin değil, o ihanetten sonra yeniden ayağa kalkmanın hikâyesi.
Çünkü ben o gün balkonda yalnızca hayatta kalmamıştım.
Kendimden vazgeçmemeyi de seçmiştim.