Tam o sırada kapının dışından bir kadın sesi duyuldu. “Duru? Ben geldim.” Nermin’di.
Kızımın parmakları elimde öylesine sıkıldı ki tırnakları tenime geçti.
“Baba, sakın…”
Başını iki yana salladı.
“İçeri girmesin.”
O an ayağa kalkıp kapının önüne geçtim.
Nermin beni görünce yüzünde şaşkın bir ifade oluştu. Ardından her zamanki sakin tavrına büründü.
“Sonunda geldin. Çok korktum. Duru’yu sabah bulamadığımda…”
“Sen onu ne zaman gördün?” Soruyu sert sorduğumu fark ettim ama artık sesimi yumuşatacak hâlim yoktu.
Nermin birkaç saniye sustu.
“Dün gece gördüm.” “Sonra?” “Uyuyordu.” “Sabah?”
“Ben mutfaktaydım. Sonra Fatma Hanım aradı.”
Sözleri kulağa normal geliyordu.
Ama artık hiçbir şey bana normal gelmiyordu.
“Doktor Duru’nun ağır sıvı kaybı yaşadığını söyledi. Vücudunda morluklar var.”
Nermin’in yüzü bir anda değişti.
“Bunu bana mı soruyorsun?”
“Şimdilik sadece soruyorum.”
Tam o sırada hemşire yanımıza geldi ve Duru’nun dinlenmesi gerektiğini söyledi. Nermin odanın kapısından içeri bakmak istedi.
Duru ise yatağında doğrulup battaniyesine sarıldı.
“Hayır!”
O kadar yüksek bağırmıştı ki hepimiz sustuk.
Nermin geri çekildi.
Ben kızımın yanına döndüm.
“Tamam,” dedim. “Kimse seni zorlamayacak.”
Duru ağlamaya başladı.
Doktor biraz sonra beni odanın dışına çağırdı. Yanında çocuk psikoloğu da vardı.
“Babanın yanına geldiğinde korku tepkisinin azaldığını görüyoruz,” dedi doktor. “Ama bazı şeyleri anlatmakta zorlanıyor. Onu kesinlikle zorlamayın.”
Çocuk psikoloğu daha dikkatli konuştu.
“Çocuklar bazen yaşadıkları şeyleri doğrudan anlatmaz. Özellikle kendilerinden daha güçlü bir yetişkinden korkuyorlarsa.”
“Peki ben ne yapmalıyım?”
“Şu an en önemli şey, Duru’nun kendisini güvende hissetmesi.”
Güvende.
Bu kelime kafamın içinde dönüp durdu.
Çünkü kızım kendi evinde güvende değildi.
Ama asıl korkunç olan, bunun ne zamandır böyle olduğunu bilmememdi.
Akşam olduğunda Duru biraz daha toparlandı. Hemşireler odadan çıktıktan sonra yatağın kenarına oturdum.
“Benimle konuşmak zorunda değilsin,” dedim. “Ama ne anlatmak istiyorsan seni dinleyeceğim. Sana kızmayacağım.”
Duru bir süre sessiz kaldı.
Sonra gözlerini tavana dikti.
“Nermin bazen geceleri odama geliyordu.”
Kalbim hızlandı.
“Niye geliyordu?”
“Beni kontrol etmek için.”
“Ne yapıyordu?”
“Dolabımı açıyordu. Çantama bakıyordu. Telefonum yoktu ama okuldan getirdiğim kâğıtları bile okuyordu.”
“Bunun nedenini sorduğunda ne dedi?”
“Senin için yaptığını söyledi.”
Kaşlarımı çattım.
“Başka?”
Duru dudaklarını ısırdı.
“Bazen annemin fotoğraflarını kaldırıyordu.”
Boğazım düğümlendi.
“Ne?”
“Bana annemi hatırlatan hiçbir şeyi odada istemediğini söyledi.”
Duru’nun gözlerinden yaşlar süzülmeye başladı.
“Bir keresinde annemin eski bir hırkasını buldu. Onu çöpe attı.”
Gözlerimi kapattım.
O hırkayı hatırlıyordum.
Eşimin ölmeden önce Duru’ya verdiği küçük, örgü bir hırkaydı.
Ben aylar önce hırkanın kaybolduğunu fark etmiş ama üzerinde durmamıştım.
Çünkü önümde iş vardı.
Faturalar vardı.
Hayat vardı.
Ben hep hayatı bahane etmiştim.
Duru devam etti.
“Nermin bana bazen ‘Baban zaten çok meşgul, ona anlatırsan seni yanlış anlar’ diyordu.”
“Başka ne söyledi?”
“Beni anneme götüreceğini söylemişti.”
Bu cümlede durdu.
Sonra bana baktı.
“Annemin yanına gerçekten gidebilir miyim diye sormuştum.”
İçim parçalandı.
“Ne cevap verdi?”
“Annemin beni artık istemediğini söyledi.”
Bir süre konuşamadım.
Çünkü kızımın gözlerinde yalnızca korku değil, yıllardır taşıdığı bir suçluluk da vardı.
“Duru,” dedim yavaşça, “annen seni hiçbir zaman istememiş olamaz. Bunu sana kim söylediyse yalan söylemiş.”
Kızım başını eğdi.
“Ben de inanmak istemedim.”
Sonra bana bir şey daha anlattı.
Nermin’in, benim işte olduğum saatlerde onu odasına kapattığı günleri…
Yemek yemediği zamanlarda saatlerce masada oturttuğunu…
Ağladığında “Babanı üzersen seni de bırakır” dediğini…
Her anlattığı cümlede, geçmişte hatırlamadığım küçük ayrıntılar zihnimde yeniden canlanıyordu.
Duru’nun bir süre önce neden telefonla konuşurken susup odasına gittiğini…
Neden benim işten erken geldiğim bir gün Nermin’in yüzünün bir anda gerildiğini…
Neden kızımın doğum gününde annesinin fotoğrafını görmek istemediğini…
Hepsini şimdi bir araya getiriyordum.
Ama bir şey hâlâ eksikti.
“Duru,” dedim. “Beni hastaneye gelmeden önce neden aramadın?”
Başını kaldırdı.“Aradım baba.”“Ne zaman?” “Üç gün önce.” Donup kaldım.
“Telefonumda görmedim.”
“Nermin gördü.”
“Ne yaptı?”
“Telefonu kapattı.”
İçimde buz gibi bir şey yayıldı.
“Sonra sana ne söyledi?”
“Bana, senin toplantıda olduğunu ve benim seni rahatsız etmemem gerektiğini söyledi.”
O gece ilk kez kendi kızımı koruyamadığım için değil, ona inanmadığım için ağladım.
Ertesi sabah polis hastaneye geldi. Ben hiçbir şeyin kontrolümde olmasını beklemiyordum artık. Duru’nun söyledikleri uzmanlar tarafından ayrı ayrı değerlendirildi. Evde yapılan incelemede de bazı şeyler ortaya çıktı.
Nermin’in benim haberim olmadan tuttuğu notlar…
Duru’nun ne zaman ağladığı…
Ne yediği…
Kiminle görüştüğü…
Hangi gün bana ne söyleyebileceğinden endişe ettiği…
Daha da önemlisi, Duru’nun okulundan gelen bazı mesajların benden gizlendiği ortaya çıktı.
Nermin her şeyi kontrol altında tutmaya çalışmıştı.
Ama neden?
Cevabı birkaç gün sonra öğrendim.
Savcılık soruşturması ilerlerken Nermin’in geçmişi incelendi. Duru’nun annesiyle ilgili bazı eski belgeler de yeniden ortaya çıkarıldı.
Ve o zaman yıllardır bilmediğim başka bir ayrıntıyı öğrendim.
Eşim ölmeden birkaç ay önce Nermin’le tanışmıştı.
Arkadaş olduklarını sanıyordum.
Meğer aralarında benim hiç bilmediğim bir tartışma yaşanmıştı.
Nermin, eşimin ölümünden sonra Duru’nun velayeti ve mal varlığıyla ilgili bazı kararları etkilemeye çalışmıştı.
Asıl amacı yalnızca evin kontrolünü ele geçirmek değildi.
Beni kızımın gözünde güvensiz biri hâline getirip, sonunda Duru’yu tamamen kendisine bağımlı yapmak istemişti.
Bunu öğrenince bir süre konuşamadım.
Çünkü bütün bu süre boyunca kendime “Ben iyi bir babayım” demiştim.
Oysa iyi baba olmak sadece para kazanmak, eve yiyecek getirmek ya da çocuğunun okul masraflarını ödemek değildi.
İyi baba olmak, çocuğun sustuğunda neden sustuğunu fark etmekti.
Gözlerinin içine baktığında korkup korkmadığını görmekti.
“İyiyim,” dediğinde gerçekten iyi olup olmadığını anlamaya çalışmaktı.
Duru hastaneden çıktıktan sonra Nermin bizim hayatımızdan tamamen uzaklaştırıldı. Süreç kolay olmadı. Doktor kontrolleri, psikolog görüşmeleri ve geceleri gördüğü kâbuslar uzun süre devam etti.
Bir gece odasının kapısında durdum.
“Uyudun mu?” diye sordum.
“Hayır.”
Yanına oturdum.
“Bugün okul nasıldı?”
Duru biraz düşündü.
“Güzeldi.”
Sonra bana bakıp gülümsedi.
“Baba?”
“Efendim?”
“Artık annemin fotoğrafını odamda tutabilir miyim?”
Gözlerim doldu.
“Elbette.”
Ertesi gün birlikte annesinin eski fotoğraflarını çıkardık.
Duru en sevdiği fotoğrafı yatağının yanındaki komodine koydu.
Ben de uzun süre ona baktım.
Çünkü o fotoğraf bana yalnızca kaybettiğim kadını değil, ikinci kez kaybetmek üzere olduğum kızımı da hatırlatıyordu.
Aylar sonra Duru yeniden kahkaha atmaya başladı.
Önce küçük bir gülümsemeydi.
Sonra okuldan eve geldiğinde başından geçenleri uzun uzun anlatmaya başladı.
Bir gün mutfakta pasta yaparken un yüzüne bulaştı ve kahkahalarla bana baktı.
“Baba, çok komik görünüyorsun.”
“Sen de öyle.”
“Ben güzel görünüyorum.”
“Tabii ki.”
O an fark ettim.
Ben kızımı yeniden eve getirmemiştim.
Kızım bana yeniden güvenmeyi seçmişti.
Aradaki fark çok büyüktü.
O günden sonra işe gittiğimde bile aklımda aynı düşünce vardı:
Bir çocuğun “Baba, bana inan” demesi, dünyadaki en ağır cümlelerden biridir.
Çünkü o cümlenin içinde sadece korku değil, sana emanet edilmiş bir hayatın sorumluluğu vardır.
Duru bana o gün hastane yatağında tek bir şey söylemişti:
“Üvey annemin içeri girmesine izin verme.”
Ben o cümleyi ilk duyduğumda bunun yalnızca bir korku olduğunu sanmıştım.
Meğer kızım o gün beni kapının önünde Nermin’den değil, yıllardır görmezden geldiğim gerçeklerden korumaya çalışıyormuş.
Ve hayatımın geri kalanında unutmayacağım ders şuydu:
Bir çocuğun sessizliği, her zaman huzur anlamına gelmez.
Bazen sessizlik, yardım çığlığının duyulmayan hâlidir.
Benim kızım sonunda sesini duyurmayı başardı.
Ben ise bir daha asla yalnızca söylenenlere değil, kızımın gözlerine de bakarak dinleyeceğim.
