Dar Gelen Elbise

Tarih: 17.10.2026 11:54

Polis memuru elindeki dosyayı kapatıp bana doğru bir adım attı. “Serap Hanım, restoran yönetimi biraz önce resmî şikâyette bulundu. Hülya Hanım’ın organizasyon kaporası için gönderdiği banka dekontunun gerçek bir ödemeye karşılık gelmediği tespit edilmiş. Üstelik aynı yöntemle ilgili başka işletmelerden de şikâyetler var. Sizin adresinize teslim edilen bir ürün de bu kayıtların arasında görünüyor. Birkaç sorumuza cevap vermeniz gerekecek.”

Bir an konuşamadım. Az önce elbisemi küçümseyen, herkesin önünde bedenimle alay eden kadın şimdi polislerin karşısında titriyordu. Hülya’nın boynundaki gösterişli altın takılar ışıkların altında parlıyordu ama yüzündeki renk tamamen çekilmişti.

“Bir yanlışlık var!” diye bağırdı. “Ben kimseyi dolandırmadım! Bankada bir sorun olmuştur. Bu kadar insanın içinde beni rezil etmeye ne hakkınız var?”

Restoran müdürü, elindeki belgeleri göstererek sakin bir sesle konuştu.

“Hülya Hanım, size üç gündür ulaşmaya çalışıyoruz. Gönderdiğiniz dekontun işlem numarasını bankamız aracılığıyla doğrulatamadık. Hesabımıza herhangi bir kapora geçmedi. Ayrıca ödeme için verdiğiniz tarihler sürekli değişti.”

Hülya, müdüre öfkeyle baktı.

“Ben sizin gibi küçük hesapların peşinde koşmam! Beni tanıyor musunuz siz?”

Müdürün cevabı bütün salonu susturdu.

“Tam da bu yüzden size güvendik hanımefendi. Ancak güven, ödeme yerine geçmiyor.”

Özcan, kucağında Defne’yle yanımda duruyordu. Kızımız kalabalığın gürültüsünden rahatsız olmuş, küçük ellerini babasının gömleğine geçirmişti. Özcan’ın gözleri annesinden bir an ayrılmıyordu. Kayınpederim ise yakındaki sandalyeye oturmuş, ne söyleyeceğini bilemeden başını eğmişti.

Polis memuru, konuşmayı herkesin önünde sürdürmek istemediğini söyleyerek bizi restoranın girişindeki küçük toplantı odasına yönlendirdi. Özcan benimle geldi. Hülya ise hâlâ bağırıyor, bunun aile düşmanlarının hazırladığı bir oyun olduğunu söylüyordu.

Odaya geçtiğimizde memur bana kargo teslimatının tarihini sordu.

Tarihi çok iyi hatırlıyordum. Çünkü o kutuyu açtığım gün, kendimi uzun zamandır hissetmediğim kadar değersiz hissetmiştim.

“Yaklaşık iki hafta önce geldi,” dedim. “Kayınvalidem elbiseyi bana hediye olarak gönderdi. Siparişi ben vermedim.”

“Ödemeyi kimin yaptığını biliyor musunuz?”

“Hayır. Ama siparişin kendisi tarafından verildiğini söylediği mesajlar duruyor.”

Telefonumu çıkarıp yazışmaları açtım. Hülya’nın elbiseyi aldığını söylediği mesaj, kargo bildirimleri ve sonrasında yaptığımız konuşmalar oradaydı.

Memur kayıtları inceledikten sonra not aldı.

“Şimdilik bunları silmeyin. Gerekirse ifadeniz sırasında ilgili kayıtları dosyaya sunarsınız.”

Hülya birden bana döndü.

“Serap, neden aile içindeki meseleleri polise anlatıyorsun? Ben sana hediye aldım. Bunun neresi suç?”

Sesindeki öfke kadar korkuyu da duyabiliyordum.

“Bana hediye aldığını söylüyorum zaten,” dedim. “Siparişi benim vermediğimi açıklıyorum. Bundan başka bir şey söylemedim.”

“Öyleyse konuyu uzatma!”

İşte o anda Özcan ilk kez annesinin sözünü kesti.

“Anne, yeter.”

Hülya şaşkınlıkla oğluna döndü.

“Ne demek yeter?”

“Serap’a susmasını söylemeyi bırak. Memur soru soruyor, o da cevap veriyor. Burada yanlış bir şey yapan Serap değil.”

Hülya’nın yüzündeki ifade değişti. Oğlunun kendisine böyle konuşmasına alışık değildi. Çünkü Özcan yıllardır annesiyle aramızdaki sorunları sessiz kalarak çözebileceğine inanmıştı.

“Sen de mi bana karşısın?” diye fısıldadı.

Özcan derin bir nefes aldı.

“Kimseye karşı olmak istemiyorum. Ama artık yanlış olanı savunmayacağım.”

O sözleri duyunca gözlerim doldu. Yine de ağlamadım. O gece yeterince gözyaşı dökmüştüm.

Bir süre sonra butik ile kuyumcunun şikâyetlerinin de aynı soruşturmayla bağlantılı olarak incelendiğini öğrendik. Hülya’nın bana gönderdiği elbisenin satıcısına da ödeme yapılmamıştı. İşletme, kendisine iletilen dekontun ardından ürünü kargoya vermiş, para hesabına ulaşmayınca Hülya’yla iletişim kurmaya çalışmıştı.

Kuyumcunun şikâyeti ise Hülya’nın boynundaki takımla ilgiliydi. Takımın bedelinin bir kısmı ödenmiş, kalanı için gönderilen dekontun geçerli olmadığı anlaşılmıştı.

Hülya başını iki yana sallıyordu.

“Ben hepsini ödeyecektim. Sadece biraz zamana ihtiyacım vardı.”

Polis memuru bu açıklamayı kayda geçirirken kasıt bulunup bulunmadığının soruşturmayla değerlendirileceğini belirtti. O anda ne Hülya’nın suçluluğuna kesin hüküm veriliyordu ne de söyledikleri onu kendiliğinden aklıyordu.

Kayınpederim kapının yanında sessizce bekliyordu. Sonunda eşine yaklaşıp kısık sesle sordu:

“Hülya, bunları neden yaptın? Bana her şeyin ödendiğini söylemiştin.”

Hülya cevap vermedi.

“Geçen ay da kredi kartı borçlarını sorduğumda hiçbir sorun olmadığını söyledin. Kuyumcudan aldığın takıları birikiminden ödediğini anlattın.”

“Şimdi bunun sırası mı?” diye çıkıştı Hülya.

Kayınpederimin sesi titredi.

“Kırk yıllık evliliğimizi kutlayacaktık. Ben burada misafirlerimizin karşısına nasıl çıkacağımı düşünüyorum. Ama sen hâlâ gerçekleri söylemiyorsun.”

Hülya ilk kez tamamen sustu.

Restoran müdürü, organizasyonun bundan sonra sürdürülemeyeceğini açıkladı. Henüz servis edilmemiş yemekler iptal edilecek, yapılan hazırlıklar ve sunulan hizmetler için oluşan alacaklar ayrıca değerlendirilecekti. Misafirler birer birer ayrılmaya başladı.

Biraz önce Hülya’nın pahalı takılarını hayranlıkla inceleyen kadınlar artık birbirlerine fısıldayarak bakıyordu. Onun sürekli övündüğü varlıklı hayatın ne kadarının gerçek olduğu sorgulanıyordu.

Fakat ben bundan keyif almıyordum.

Hülya’nın aşağılanmasını izlemek, benim yaşadığım aşağılanmayı silmiyordu. Yalnızca yıllardır gözümde büyüttüğüm bir gerçeği fark etmemi sağlıyordu: Kusursuz olduğunu iddia eden insanlar da kusurlarıyla yüzleşmek zorundaydı.

Özcan’ın koluna dokundum.

“Defne yoruldu. Ben eve gitmek istiyorum.”

Başını salladı.

“Gidelim.”

Annesi hemen önümüzü kesti.

“Özcan, beni burada bırakacak mısın?”

“Babam yanında. Polis memurları da nasıl bir işlem yapılacağını açıklıyor. Gerektiğinde yardımcı olurum ama Defne’nin dinlenmesi lazım.”

Hülya bana sertçe baktı.

“Memnun oldun mu Serap? Sonunda ailemi oğlumdan ayırdın.”

Cevap vermeden önce birkaç saniye bekledim.

“Ben senin aileni ayırmadım Hülya Hanım. Sadece artık kendimi suçlamayacağım.”

Sonra kapıya yöneldim.

Arabaya bindiğimizde Defne uykuya dalmıştı. Restoranın ışıkları geride kaldıkça içimdeki gerginlik yavaş yavaş çözülüyordu. Ama yerini başka bir ağırlık almıştı.

Özcan direksiyonu iki eliyle kavramıştı.

“Annemin böyle bir şey yapabileceğine inanmak istemiyorum,” dedi.

“Ben de bilmiyordum.”

“Babam da bilmiyormuş. Yıllardır annemin alışverişlerini abarttığını söylerdi ama bu kadarını beklemiyordu.”

Bir süre sustuk.

Sonra dayanamayıp sordum:

“Özcan, annene neden hiç karşı çıkmadın?”

Yüzüme bakmadı.

“Bugünü mü söylüyorsun?”

“Hayır. Son iki yıldır yaşadığımız her şeyi söylüyorum. Bana söylediği sözleri, hamileliğim sırasında yaptıklarını, doğumdan sonra bedenimle alay etmesini… Hepsini.”

Özcan’ın parmakları direksiyon üzerinde sıkıldı.

“Tartışırsam daha kötü olur diye düşündüm.”

“Peki tartışmayınca ne oldu?”

Cevap vermedi.

“Daha iyi olmadı,” dedim. “Sadece ben sustum. Annen ne zaman beni kırsa, sen bir şekilde konuyu değiştirdin. Ben de evimizde huzur olsun diye kendimi savunmaktan vazgeçtim.”

Özcan’ın gözleri doldu.

“Haklısın.”

“Bunu duymak güzel ama artık yeterli değil.”

O gece eve döndüğümüzde Defne’yi dikkatlice beşiğine yatırdım. Üzerini örttüm, birkaç dakika yanında oturup nefesini dinledim. Küçücük göğsü düzenli biçimde inip kalkıyordu.

Altı ay önce onu ilk kez kucağıma aldığımda hayatımın tamamen değişeceğini biliyordum. Ama anneliğin beni yalnızca uykusuz bırakacağını, aynı zamanda sürekli yargılanmaya açık hâle getireceğini düşünmemiştim.

Salona geçtiğimde Özcan mutfaktan iki bardak su getirmişti.

Karşıma oturdu.

“Seninle konuşmak istiyorum.”

“Dinliyorum.”

“Annemin yaptıklarını küçümsedim. Senin üzüldüğünü görüyordum ama onun böyle biri olduğunu kabul etmek istemiyordum. Çocukluğumdan beri annem eleştirilerini iyiliğimiz için yaptığını söylerdi. Ben de buna alışmışım.”

Başını kaldırdı.

“Fakat sen alışmak zorunda değildin.”

İlk kez beni savunmak için annesine ne söylemesi gerektiğini değil, kendisinin nerede hata yaptığını düşünüyordu.

“Özcan,” dedim, “ben senden annenle bağını koparmanı istemiyorum. Sadece onunla ilişkini sürdürürken beni incitmesine izin vermemeni istiyorum.”

“Bunu yapacağım.”

“Bir daha bedenim hakkında yorum yapmasına, Defne’nin yanında beni küçük düşürmesine izin vermeyeceğim. Ve bunlar tekrar olursa oradan kalkıp giderim.”

Özcan hiç tereddüt etmedi.

“Ben de sizinle gelirim.”

Bu cümle içimdeki bütün kırgınlığı bir anda yok etmedi. Ama ilk kez onun yanında kendimi yalnız hissetmedim.

Ertesi sabah telefonlarımız durmadan çaldı. Restoranda bulunan akrabalar neler olduğunu öğrenmeye çalışıyordu. Bazıları Hülya’yı savunuyor, bazıları çoktan suçlu ilan ediyordu.

Özcan herkese aynı cevabı verdi:

“Konuyla ilgili resmî inceleme sürüyor. Bilmediğimiz şeyler hakkında konuşmayacağız.”

Hülya ise sabahtan itibaren defalarca aradı.

Önce Özcan’ı, sonra beni.

Telefonu açmayınca mesaj gönderdi.

“Serap, dün gece beni yalnız bıraktın. Bir gelin böyle bir günde kayınvalidesine destek olmalıydı.”

Mesajı uzun süre ekranda tuttum.

Sonra telefonu Özcan’a uzattım.

“Görüyor musun? Hâlâ yaşananların sorumluluğunu bana yüklüyor.”

Özcan mesajı okudu. Annesini arayıp sakin ama kararlı bir konuşma yaptı.

“Anne, Serap hiçbir şey yapmadı. Polisler bir şikâyet üzerine geldi. Senin yaptığın işlemler inceleniyor. Bunun sorumluluğunu gelinime yükleyemezsin.”

Telefonun diğer ucundan yükselen sesi ben bile duyabiliyordum.

“Sen onun yüzünden değiştin!”

“Hayır anne. Ben bazı şeyleri geç fark ettim.”

Ardından görüşmeyi bitirdi.

Birkaç gün sonra polis merkezine giderek bildiğim hususlarda ifade verdim. Elbisenin siparişini vermediğimi, Hülya’nın bunu hediye olarak gönderdiğini ve aramızdaki yazışmaları anlattım. Özcan da bildiklerini ayrı bir ifadede aktardı.

Elbisenin kendisini ve gönderiyle ilgili kayıtları saklamamız istendiğinde bunları da muhafaza ettim. Küçük gelen o lacivert elbise, dolabımın arkasındaki kutuda artık başka bir anlam taşıyordu.

Eskiden onu görünce kendimden utanıyordum.

Şimdi ise o kutunun içindeki yanlışın bedenimde değil, bana yapılan davranışta olduğunu biliyordum.

Soruşturma ilerledikçe Hülya’nın son iki yılda birçok ödeme güçlüğü yaşadığı ortaya çıktı. Kayınpederimin anlattığına göre, önce kredi kartı borçlarını birbirinden habersiz taksitlerle kapatmaya çalışmıştı. Ardından pahalı alışverişleri sürdürmek için borçlanmıştı.

Çevresindeki insanların onu varlıklı ve başarılı görmesi, zamanla vazgeçemediği bir ihtiyaç hâline gelmişti.

Fakat bu ihtiyaç, kendisine ait olmayan paraları harcamasını haklı çıkaramazdı.

Kayınpederim bir akşam evimize geldiğinde yüzü solgundu. Elinde küçük bir evrak çantası vardı.

“Özcan, annenin bütün hesaplarını bilmiyordum,” dedi. “Ama bazı sorunları görmezden geldiğimi kabul ediyorum. Bize bir şey olmaz diye düşündüm.”

Özcan babasına çay uzattı.

“Şimdi ne yapacaksınız?”

“Bir avukata danıştık. Hangi borçtan kimin sorumlu olduğunu ve şikâyetlerin nasıl sonuçlanabileceğini öğrenmeye çalışıyoruz. Annen de işletmelerle görüşüp ödemediği bedelleri karşılamak istiyor.”

Sonra bana döndü.

“Serap kızım, sana da özür borçluyum.”

Şaşırdım.

“Siz neden özür diliyorsunuz?”

“Hülya sana kötü davrandığında bazen yanında oturuyordum. Ses çıkarmadım. Ben de bunun aile içinde büyütülecek bir mesele olmadığını sandım.”

Gözleri doldu.

“Meğer bir insanın sessiz kalması da başkasının canını yakabiliyormuş.”

Elini tuttum.

“Bunu fark etmeniz benim için önemli.”

Kayınpederim Defne’yi biraz kucağında taşıdı. Sonra giderken kapıda durdu.

“Hülya’nın yaptıklarını düzeltmesi gerek. Onu seviyorum ama seviyorum diye bütün yanlışlarını savunamam.”

Bu sözlerin Özcan üzerinde büyük etkisi oldu.

Sonraki haftalarda evimizde bazı şeyler gerçekten değişti. Özcan işten geldiğinde Defne’nin bakımını daha fazla üstlenmeye başladı. Ben yorulduğumu söylediğimde hemen bir çözüm bulmaya çalışıyor, eskisi gibi annesinin eleştirilerini aktarmıyordu.

Bir akşam mutfakta yemek hazırlarken beni izledi.

“Serap, doğumdan sonra hiç dinlenemedin, değil mi?”

Omuz silktim.

“Hepimizin bir şekilde alışması gerekiyordu.”

“Ben işten gelip yorulduğumu söylerken sen bütün gün Defne’yle ilgileniyordun. Üstelik annemin söylediklerini de taşıyordun.”

O gece Defne’yi uyutmayı kendisi üstlendi. Ben uzun zamandır ilk kez sessizce bir fincan çay içtim.

Küçücük bir şeydi belki. Ama bazen bir evliliği onaran şey büyük sözler değil, her gün tekrarlanan küçük davranışlardı.

Yaklaşık bir ay sonra Hülya’dan uzun bir mesaj geldi.

Başlangıcı tanıdıktı.

“Beni yanlış anladınız. Herkes üzerime geldi. Ben sadece güzel bir kutlama yapmak istemiştim.”

Okumayı bırakmak üzereydim ki son satırlara geldim.

“Sana aldığım elbiseyi özellikle küçük seçtiğimi inkâr etmeyeceğim. Bunun seni motive edeceğini söyledim ama aslında seni utandırmak istedim. Çünkü senin görünüşünü sürekli eleştirerek kendimi üstün hissetmeye çalışıyordum. Bu çok çirkin bir davranıştı. Seni kırdım. Özür dilerim.”

Telefonu masaya bıraktım.

İçimde beklediğim rahatlama olmadı.

Çünkü özür, geçmişte söylenen sözleri silmiyordu. Fakat Hülya’nın ilk kez yaptığını açıkça kabul etmesi, küçük de olsa farklı bir başlangıçtı.

Cevabım kısa oldu.

“Mesajınızı okudum. Özrünüzü duydum. Ama yaşananlardan sonra zamana ihtiyacım var. Şimdilik görüşmek istemiyorum.”

Hülya bu kez ısrar etmedi.

Aradan haftalar geçti. Soruşturmada toplanan belgeler değerlendirildi, tarafların ifadeleri alındı. Hülya bazı işletmelerin alacaklarını ödemek için kişisel eşyalarının bir bölümünü sattı. Kuyumcuyla da kalan borcunu karşılamak üzere görüşmeler yaptı.

Bunlar hakkında Özcan aracılığıyla bilgi alıyordum. Ödemelerin yapılması, hakkındaki şikâyetleri kendiliğinden ortadan kaldırmıyordu. Hukuki süreç kendi yolunda ilerliyordu.

Benim için önemli olan ise Hülya’nın artık hiçbir şey olmamış gibi davranamamasıydı.

Bir gün Özcan’a, “Annem seni görmek istiyor,” dedim.

Şaşkınlıkla yüzüme baktı.

“Bunu nereden biliyorsun?”

“Baban söyledi. Ama benim görüşmek istediğim anlamına gelmiyor.”

“Anlıyorum.”

“Sen anneni ziyaret edebilirsin. Defne’yle ilgili kararları ise birlikte veririz. Onunla yeniden görüşmek için önce aramızdaki sınırların gerçekten kabul edildiğini görmem gerekiyor.”

Özcan başını salladı.

“Bu konuda sana baskı yapmayacağım.”

O akşam kendi hayatımla ilgili uzun zamandır ertelediğim bir karar verdim. Doğumdan önce severek yaptığım muhasebe işine, Defne biraz daha büyüdüğünde yarı zamanlı dönmek istiyordum. Sadece anne ve eş olmanın dışında da bana ait bir düzen kurmaya ihtiyacım vardı.

Özcan bunu duyunca sevindi.

“İstersen birlikte bir plan yapalım,” dedi. “Defne’nin bakımını nasıl paylaşacağımızı konuşuruz.”

Birlikte takvim hazırladık. İş görüşmelerine başladım. Eski işyerimle konuştuğumda uygun bir pozisyon açılırsa değerlendirebileceklerini söylediler.

Kesinleşmiş bir işim henüz yoktu ama geleceğimi yeniden düşünmeye başlamıştım.

Bu bile bana iyi geliyordu.

Defne on bir aylık olduğunda ilk kez sehpanın kenarına tutunarak ayağa kalktı. Özcan’la ikimiz de aynı anda ona doğru uzandık. Kızımız kahkahalar atarak tekrar oturdu.

O an, birkaç ay önceki restoran gecesini düşündüm.

Hülya’nın herkesin içinde söylediği sözler hâlâ aklımdaydı ama artık günlerimi yönetmiyordu. Aynaya baktığımda kendimi onun gözlerinden görmeyi bırakmıştım.

Karnımdaki izleri, değişen bedenimi, uykusuzluktan oluşan göz altlarımı saklanması gereken kusurlar olarak düşünmüyordum. Bunlar yaşadığım ayların izleriydi.

Bir yaşına yaklaşan kızımın annesiydim. Çalışmak isteyen, bazen yorulan, bazen hata yapan, bazen de güçlü duran bir kadındım.

Ve değerimi belirlemek için kimsenin onayına ihtiyacım yoktu.

Defne’nin ilk doğum günü yaklaştığında evde küçük bir kutlama yapmaya karar verdik. Büyük bir restoran istemedim. Gösterişli süslemelerle dolu bir salon da.

Birkaç yakın arkadaşımızı ve ailemizden sevdiğimiz insanları çağıracaktık.

Kayınpederim gelecekti. Hülya’yı ise henüz davet etmemiştik.

Özcan bu konuyu benimle konuştuğunda açık davrandı.

“Annemin gelmesini isterdim ama kararına saygı duyuyorum.”

“Ben de bir gün Defne’nin babaannesiyle sağlıklı bir ilişkisi olsun isterim,” dedim. “Ama bunun için önce bize saygı göstermesi gerekiyor.”

Doğum gününden üç gün önce Hülya küçük bir paket gönderdi.

İçinden Defne için örgü bir hırka çıktı. Yanında da el yazısıyla yazılmış bir not vardı.

“Defne’nin ilk yaşını kutluyorum. Bu hırkayı kendim ördüm. Serap, senden özür dilemem, beni hemen affetmeni gerektirmiyor. Bunu artık anlıyorum. Size baskı yapmak istemiyorum. İleride uygun gördüğünüzde görüşebiliriz.”

Notu Özcan’a gösterdim.

Uzun süre sessiz kaldık.

“En azından bu kez bir karşılık beklemiyor gibi,” dedi.

“Umarım gerçekten öyledir.”

Paketi kaldırmadım. Hırkayı yıkayıp Defne’nin dolabına yerleştirdim. Fakat o gün için verdiğimiz kararı da değiştirmedim.

Çünkü birinin çabasını görmekle bütün sınırları kaldırmak aynı şey değildi.

Doğum günü sabahı erkenden uyandım. Mutfağa geçtiğimde Özcan çoktan kahvaltıyı hazırlamıştı. Defne mama sandalyesinde oturmuş, elindeki kaşığı masaya vurarak kendi kendine eğleniyordu.

“Bugünün yıldızı hazır,” dedi Özcan.

Gülerek kızımın yanağını öptüm.

Öğleden sonra misafirlerimiz gelecekti. Pastayı bir gün önce hazırlamıştım. Masaya birkaç çiçek koydum, balkonun camına küçük süsler astım.

Sonra yatak odasına geçip dolabı açtım.

Restoran gecesinde giydiğim lacivert elbise oradaydı.

Onu elime aldım. Bir süre kumaşına dokundum. Ardından giydim.

Aynanın karşısına geçtiğimde fark ettim ki elbise hâlâ üzerime tam oturuyordu. Bedenim altı ay öncesine göre biraz değişmişti ama önemli olan bu değildi.

İçinde rahat hissediyordum.

Özcan kapıda belirdi.

“Çok güzelsin,” dedi.

Eskiden böyle bir iltifat duyduğumda hemen eksiklerimi sıralardım. Saçımın dağınık olduğunu, karnımın hâlâ toparlanmadığını ya da birkaç kilo vermem gerektiğini söylerdim.

Bu kez sadece gülümsedim.

“Teşekkür ederim. Ben de kendimi güzel hissediyorum.”

Özcan yanıma gelip elimi tuttu.

“Keşke bunu sana daha önce hissettirebilseydim.”

“Geçmişi değiştiremeyiz,” dedim. “Ama bundan sonra nasıl yaşayacağımızı seçebiliriz.”

O öğleden sonra evimiz kahkahalarla doldu. Defne pastasının üzerindeki mumu üfleyemeyince Özcan’la birlikte yardım ettik. Kızımız bir parmağını kremaya batırıp şaşkınlıkla yüzüne sürdü.

Herkes güldü.

Kayınpederim torununu kucağına aldı. Ona küçük bir hikâye kitabı hediye etmişti. Kitabın ilk sayfasına, “Sevgili Defne, her zaman sevildiğini bil,” diye yazmıştı.

Fotoğraf çekilirken beni yanına çağırdı.

“Serap kızım, sen de gel. Bu ailenin bir parçasısın.”

Bu sözleri duyunca boğazım düğümlendi.

Çünkü bir zamanlar aynı ailenin içinde kendimi sürekli yabancı hissediyordum.

Özcan bir kolunu omzuma doladı, diğer koluyla Defne’yi tuttu. Üçümüz kameraya baktık.

Fotoğraf çekildiği anda gülümsüyordum.

Ne kilomu düşünüyordum ne elbisemin nasıl göründüğünü. Sadece o anın içinde mutluydum.

Misafirler gittikten sonra mutfağı birlikte topladık. Defne yorulmuş, babasının kucağında uyuyakalmıştı. Özcan onu yatağına götürdüğünde ben balkona çıktım.

Hava serinlemişti. Sokaktan çocuk sesleri geliyordu.

Telefonumda gün içinde çekilen fotoğraflara baktım. Bir tanesinde kahkahalar atıyordum. Saçlarım biraz dağılmış, elbisem belimden hafifçe kırışmıştı.

Eskiden olsa o fotoğrafı hemen silerdim.

Bu kez en sevdiklerim arasına ekledim.

Özcan yanıma geldi.

“Ne düşünüyorsun?”

“Altı ay önceki geceyi.”

Yüzü ciddileşti.

“Keşke o gece yaşanmasaydı.”

“Ben de keşke aşağılanmasaydım,” dedim. “Ama o geceden sonra bazı şeyleri değiştirdik. Keşke bunu yapmak için böyle kötü bir olay yaşamamız gerekmeseydi.”

Özcan başını salladı.

“Biliyorum.”

“Annenin yaşadıkları beni sevindirmiyor. Hakkındaki soruşturmanın nasıl sonuçlanacağını da bilmiyorum. Ama artık onun kendisiyle ilgili sorunlarını benim üzerimden çözmesine izin vermeyeceğim.”

Özcan elimi sıktı.

“Ben de vermeyeceğim.”

Birlikte bir süre sessizce oturduk.

O sırada aklıma küçük gelen elbisenin bulunduğu kutu geldi. Ertesi sabah kutuyu açtım. İçindeki elbiseyi çıkardım, gönderi belgelerini ve yazışmaların kopyalarını ayrı bir dosyada sakladım. Ürünün kendisini de hukuki süreç tamamen netleşene kadar kaldırdım.

Artık onun karşısında üzülmüyordum.

Bir gün bu mesele kapandığında elbiseyi ne yapacağıma karar verebilirdim. Ama şu anda onu hayatımın merkezinde tutmama gerek yoktu.

Dolabımı kapatıp kızımın odasına geçtim.

Defne uyanmıştı. Beni görünce iki kolunu havaya kaldırdı.

Kucağıma aldım, küçük başını omzuma yasladı.

Pencereden içeri sabah güneşi vuruyordu.

Onu tutarken birden geleceği düşündüm. Bir gün büyüyecek, kendisini başkalarıyla karşılaştıracak, belki görünüşü yüzünden üzülecek, belki de birilerinin acımasız sözleriyle karşılaşacaktı.

İşte o gün ona söylemek istediğim şeyleri içimden geçirdim.

Güzel olmak için kimseye kendini kanıtlamak zorunda değilsin. Sevilmek için küçülmek zorunda değilsin. Birinin seni aşağılaması, senin değersiz olduğun anlamına gelmez.

Sonra Defne’nin yanağını öptüm.

Bütün bunları ona yalnızca sözlerle değil, kendi hayatımla da göstermek istiyordum.

Hülya’yla aramızdaki her şey çözülmemişti. Güvenin yeniden kurulması zaman alacaktı. Özcan’la evliliğimizde de öğrenecek çok şeyimiz vardı. Fakat artık sorunları saklamıyor, birbirimizi duymaya çalışıyorduk.

O gece restoranda herkes Hülya’nın yaşadığı rezaleti konuşmuştu. Belki yıllar sonra bile o kutlamayı hatırlayanlar olacaktı.

Ama ben o geceyi başka türlü hatırlayacaktım.

Beni küçültmek için alınmış daracık bir elbisenin, hayatımda kapladığı kocaman yerin sonunda küçüldüğü gece olarak.

Çünkü en büyük değişim, Hülya’nın kusurlarının ortaya çıkması değildi. Benim artık kendi bedenimden, kendi sesimden ve kendi sınırlarımdan utanmamamdı.

Ve kızımın birinci yaş gününde çekilen o fotoğrafa her baktığımda aynı şeyi görüyordum:

Hayatıma sığmak için küçülmem gerekmiyordu. Ben zaten olduğum hâlimle yeterliydim.