Kasabadaki o zalim dedikodular, ailenin tecrit edilmesi korkusu yüzünden babam onu şehirden uzak bir dağ köyündeki akrabaların yanına kaçırdı. Ağabeyim orada yıllarca yaşadı, iyileşti ama ciğerleri hep yaralı kaldı. Kasabaya hiç dönemedi, kimliğini saklamak zorunda kaldı. Ve o dağ başında, ömrünün sonuna kadar sadece çiçek yetiştirdi.”

Dedemin bu hikâyedeki yerini sorduğumda, Sevda Hanım duvardaki fotoğrafa baktı. “O fotoğraf, Hasan’ın bizi gizlice bir araya getirdiği tek günden kalma. Rıza ile senin evleneceğiniz yıl, Rıza ağabeyimin hayatta olduğunu öğrendi.

Hasan’ın tek bir vasiyeti vardı: ‘Münevver beni öldü bilsin, hayatına tertemiz, kedersiz devam etsin. Ama çiçeklerim ona her hafta gitsin.’ Rıza, Hasan’ın bu isteğini bir emir gibi kabul etti. Gençti, fakirdi ama her cumartesi sabahı gün doğmadan önce şehirden çıkan ilk trene biner, Hasan’ın yetiştirdiği o taze çiçekleri almak için kilometrelerce yol giderdi. Bazen kır çiçekleri, bazen laleler, bazen de mevsiminde hangi çiçek güzelse onu alırdı. Sabah erkenden, sen daha uyurken kalkar, aldığı çiçekleri sessizce vazoya yerleştirirdi.”

Babaannem ağzını eliyle kapattı; gözlerinden süzülen yaşlar artık durdurulamıyordu. Dedem, ömrü boyunca sürdürdüğü o sessiz ritüeli sadece bir eşe duyulan romantik bağlılıkla yapmamıştı; aynı zamanda sevdiği kadının geçmişine, kaybettiği canına ve onun onuruna yapılmış kutsal bir nöbet gibi taşımıştı. “Hasan yirmi yıl önce vefat etti,” dedi Sevda Hanım fısıltıyla.

“Ölürken Rıza’ya, ‘Ben gidiyorum ama Münevver çiçek kokusundan mahrum kalmasın’ dedi. Ağabeyimden sonra o serayı ben devraldım. Rıza ise tek bir cumartesiyi bile atlamadı.

Yaşlanıp dizleri tutmaz olana kadar her hafta buraya geldi, çiçekleri aldı, sana getirdi. Yürüyemez olduğunda ise mahallenin gençlerinden birini ayarladı. ‘Ben ölürsem, ilk cumartesi ona son buketi sen götür ve bu mektubu ver’ diye tembihledi.”

Sevda Hanım oturduğu yerden kalktı, yan odadan ahşap, oymalı küçük bir sandık getirdi ve babaannemin kucağına bıraktı.

“Rıza buraya her geldiğinde Hasan’ın mezarına uğrardı. Bir gün bile sana yalan söylemenin rahatlığını yaşamadı. Hep ‘Münevver’in yüzüne bakarken içim sızlıyor ama ona gerçeği söylesem, ağabeyinin bunca yıl ondan uzakta tek başına yaşadığını öğrense kahrolur’ derdi. Bu sandıkta Hasan’ın sana yazıp gönderemediği mektuplar, kuruttuğu ilk lale soğanları ve Rıza’nın elli yedi yıl boyunca her cumartesi buraya gelirken tuttuğu tren biletleri var.”

Babaannem titreyen parmaklarıyla sandığı açtı. İçinde sararmış yüzlerce bilet, özenle kurutulmuş taç yaprakları ve iki dostun, iki adamın bir kadını kederden korumak için kurduğu koca bir sessizliğin kanıtları duruyordu.

Dedemin o gün kapımıza gelen yabancı adam aracılığıyla gönderdiği mektupta yazdığı o cümleler şimdi zihnimde yankılanıyordu: “Bunu sana daha önce anlatamadığım için özür dilerim. Hayatımın büyük bölümünde senden sakladığım bir şey var. Ama artık gerçeği öğrenmeyi hak ediyorsun.” Dedemin sakladığı sır, bir ihanetin değil; bir kadının kalbi kırılmasın, geçmişin acısıyla kavrulmasın diye sırtlanılmış yarım asırlık bir fedakârlığın ta kendisiydi.

Babaannem göğsüne bastırdığı sandıkla birlikte ayağa kalktı.

Sevda Hanım’a doğru bir adım attı ve iki ihtiyar kadın, aradan geçen elli yedi yılın tüm ağırlığını, kayıplarını ve dinmeyen sevgisini birbirlerine sarılarak gözyaşlarıyla eritti. O dar salonda, zamanın eskitemediği bir bağın yeniden kurulduğunu hissettim. Dedem ardında bir boşluk değil, sevginin sınırlarını aşan devasa bir köprü bırakıp gitmişti.

Birkaç saat sonra Sevda Hanım bizi evin arkasındaki geniş, camları buğulu seraya götürdü. İçerisi mis gibi toprak ve taze yaprak kokuyordu. Renk renk kır çiçekleri, taze filizler ve dedemin en sevdiği beyaz kasımpatları sıra sıra dizilmişti. Babaannem seranın ortasında durdu, derin bir nefes aldı ve toprağa doğru fısıldadı: “Kokun hiç değişmemiş Hasan… Ve sen Rıza… Sen nasıl bir adamsın…”

O günden sonra evin içindeki o dayanılmaz sessizlik yerini bambaşka bir huzura bıraktı. Artık her cumartesi sabahı kapımız çalındığında kimin geldiğini biliyorduk. Dedem bedenen aramızda olmasa bile, onun kurduğu o görünmez sevgi zinciri işlemeye devam etti; çünkü Sevda Hanım her hafta o seradan bir buket çiçeği bize ulaştırmayı sürdürdü.

Dedem ve babaannemin hikâyesi, gerçekten de eski bir Türk filminden çıkmış gibiydi; fakat hiçbir senaryo, bir insanın sevdiği kadının gözündeki tek bir damla yaşı engellemek için tam elli yedi yıl boyunca her cumartesi sessizce taşıdığı o çiçeklerin ağırlığını ve asaletini tarif etmeye yetmezdi. Gerçek sevgi, sadece güzel günlerde el ele tutuşmak değil; sevdiğinin hüznünü ömrün boyunca sırtında bir çiçek demeti gibi incitmeden taşıyabilmekti.