Selen… bu çocuk bizim değil.

Bir an ne duyduğumu anlayamadım.

Sanki hastanenin bütün sesleri bir anda kesilmişti. Koridordan gelen ayak sesleri, cihazların çıkardığı hafif uyarılar, hemşirenin hazırladığı malzemelerin sesi… Hepsi uzaklaşmış gibiydi.

Sadece Barlas’ın yüzüne bakıyordum.

“Ne dedin?”

Barlas gözlerini Aras’tan ayırmadan konuştu.

“Bu çocuk bizim değil.”

Kalbim göğsümden çıkacakmış gibi çarpmaya başladı.

“Sen aklını mı kaçırdın? Az önce doktor onun bizim oğlumuz olduğunu söyledi.”

“Biliyorum.”

“O zaman neden böyle konuşuyorsun?”

Barlas cevap vermedi.

Ayağa kalktı ve beşiğin yanına gitti. Aras’ın üzerindeki battaniyeyi biraz daha açtı. Bebeğimiz huzur içinde uyuyordu.

Barlas titreyen parmağıyla Aras’ın sağ omzunu gösterdi.

“Şuna bak.”

Ne olduğunu anlamadım.

“Ne var?”

“Doğumdan önce sana söylediğim şeyi hatırlıyor musun?”

Kaşlarımı çattım.

“Ne söylediğini?”

Barlas derin bir nefes aldı.

“Benim doğduğumda sağ omzumda küçük, kahverengi bir doğum lekesi varmış. Annem bunu yıllarca anlatırdı. Aynı leke babamda da varmış.”

Aras’ın omzuna baktım.

Gerçekten de orada küçük, kahverengi bir leke vardı.

Ama bu benim için hiçbir şey ifade etmiyordu.

“Barlas, bunun ne önemi var?”

“Çünkü bu leke sadece benim ailemde görülüyor.”

“Bu bir doğum lekesi. Dünyada milyonlarca insanda var.”

Barlas başını iki yana salladı.

“Hayır. Asıl mesele leke değil.”

Sonra cebinden telefonunu çıkardı.

Ekranı açıp bana bir fotoğraf gösterdi.

Fotoğrafta genç bir adam vardı. Barlas’a benziyordu ama daha gençti.

“Bu benim babam.”

Fotoğrafa baktım.

Gerçekten de adamın sağ omzunda aynı yerde aynı şekle sahip küçük bir doğum lekesi vardı.

Sonra Barlas başka bir fotoğraf açtı.

“Bu da benim çocukluk fotoğrafım.”

Aynı leke.

İçimden bir ürperti geçti.

Ama hâlâ söylediklerini kabul etmiyordum.

“Bunun Aras’la ne ilgisi var?”

Barlas telefonunu indirdi.

“Çünkü doktor bana Aras’ın doğumdan hemen sonra solunum problemi yaşadığını söylediğinde hemşire onu birkaç dakika başka bir odaya götürdü. Ben de yanında değildim. Sonra geri getirdiklerinde onu kucağıma aldım.”

“Evet.”

“Ve omzundaki lekeyi gördüm.”

Başımı salladım.

“Barlas, sen saatlerdir uykusuzsun. Ben de doğumdan çıktım. İkimiz de çok yorgunuz.”

“Ben yorgun değilim, Selen.”

Sesi bu kez sertti.

“Ben korkuyorum.”

Tam o sırada kapı açıldı.

Hemşire içeri girdi.

“Her şey yolunda mı?”

Barlas hemen ona döndü.

“Bebeğim doğduktan sonra başka bir odaya götürüldü mü?”

Hemşirenin yüzü değişti.

“Rutin kontrol için kısa süreliğine yenidoğan bölümüne götürüldü.”

“Peki orada başka bebekler var mıydı?”

“Tabii ki vardı.”

Barlas bana baktı.

Sonra hemşireye tekrar döndü.

“Bebeğin bilekliğini kontrol eder misiniz?”

Hemşire şaşkın bir şekilde Aras’ın yanına gitti.

Bileğindeki etikete baktı.

“Her şey doğru görünüyor.”

Barlas yine de ikna olmamıştı.

“Lütfen kayıtları kontrol edin.”

Hemşire odadan çıktı.

Ben Barlas’a bakıyordum.

İçimde korkuyla öfke birbirine karışmıştı.

“Bana güvenmiyorsun,” dedim.

Barlas’ın yüzü yumuşadı.

“Bu seninle ilgili değil.”

“Öyle mi? Doğurduğum çocuğun benim çocuğum olmadığını söylüyorsun.”

“Ben de ne olduğunu anlamaya çalışıyorum.”

Gözlerim doldu.

“Yıllarca oğlun olsun diye uğraştım. Beşinci kez hamile kaldım. Bedenim tükendi. Şimdi çocuğumuzu kucağına alıp bana bunu söylüyorsun.”

Barlas başını eğdi.

“Biliyorum.”

“Hayır, bilmiyorsun.”

O anda kapı yeniden açıldı.

Bu kez hemşireyle birlikte hastanenin sorumlu doktoru içeri girdi.

Doktorun yüzündeki ifade ciddi görünüyordu.

“Bayan Selen, önce sakin olmanızı rica edeceğim.”

“Bebeğim benim mi?”

Doktor birkaç saniye sustu.

Sonra başını salladı.

“Evet. Aras sizin bebeğiniz.”

Derin bir nefes aldım.

Ama Barlas hemen araya girdi.

“Peki doğumdan sonra bebeğin bilekliği hiç çıkarıldı mı?”

Doktor hemşireye baktı.

Hemşire tereddüt etti.

“Hayır… çıkarılmadı.”

Barlas’ın yüzündeki korku biraz olsun azaldı.

Ama doktorun söyleyeceği bir sonraki cümle hepimizi yeniden şaşırttı.

“Fakat doğumdan sonra yenidoğan bölümünde bir karışıklık yaşandığını fark ettik.”

Odadaki hava bir anda değişti.

“Ne karışıklığı?” diye sordum.

Doktor derin bir nefes aldı.

“İki bebeğin kayıt kartları birkaç dakika boyunca yanlış tepsiye yerleştirilmiş.”

Başım döndü.

Barlas hemen ayağa kalktı.

“Ne?”

“Bebekler birbirlerinin yanında olduğu için kayıt sırasında kısa süreli bir karışıklık yaşanmış. Ancak bileklikler sayesinde taburcu edilmeden önce fark edilecek bir durumdu.”

Barlas’ın gözleri büyüdü.

“Yani başka bir bebeğin bilekliği Aras’ın yanında mıydı?”

“Hayır. Bileklikler doğru. Sadece kayıt kartları karışmış.”

Barlas derin bir nefes verdi.

Ben ise hâlâ omuzdaki doğum lekesine bakıyordum.

“Peki bu leke?”

Doktor hafifçe gülümsedi.

“Doğum lekeleri kalıtsal olmak zorunda değildir.”

Barlas’ın yüzü düştü.

Bir süre hiçbirimiz konuşmadık.

Sonra doktor odadan çıktı.

Barlas yatağın yanına oturdu.

Başını ellerinin arasına aldı.

“Ben aptalım.”

Elimi uzatmadım.

Henüz ona kızgındım.

“Bunu söylemen yetmez.”

Bana baktı.

“Ne yapmamı istiyorsun?”

“Özür dilemeni.”

Barlas ayağa kalktı.

Yatağımın yanına geldi.

“Özür dilerim, Selen.”

Sesi titriyordu.

“Yıllarca bir oğul istedim. O kadar istedim ki bazen sahip olduklarımı göremedim. Dört kızımızın sevgisini, senin fedakârlığını… Hepsini ikinci plana attım.”

Gözlerim doldu.

“Ve bugün, oğlumuzu ilk kez kucağına aldığında bile onun sana ait olduğunu düşünmek yerine bir şüpheye sarıldın.”

“Evet.”

Başını eğdi.

“Çünkü yıllardır kafamda bir oğul vardı. Gerçek bir çocuk değil, kafamda kurduğum bir hayal. Aras’ı görünce o hayalle gerçeği birbirine karıştırdım.”

Bir süre sessiz kaldım.

Sonra beşiğe baktım.

Aras uyanmıştı.

Minik ellerini hareket ettiriyordu.

Barlas ona yaklaştı.

Bu kez bebeği kucağına almadan önce bana baktı.

“Alabilir miyim?”

Başımı salladım.

Barlas Aras’ı kucağına aldı.

Bebeğimiz gözlerini açtı.

Barlas’ın parmağını küçücük eliyle tuttu.

Barlas’ın gözlerinden yaşlar süzüldü.

“Merhaba oğlum.”

Sonra Aras’ın alnına bir öpücük kondurdu.

“Babanın sana bir özür borcu var.”

Ben ilk kez hafifçe gülümsedim.

“Babanın annenize de bir özür borcu var.”

Barlas başını kaldırıp bana baktı.

“Onu ödemek için bir ömür yeter mi?”

“Bilmiyorum.”

Gülümsedim.

“Ama başlamak için iyi bir gün.”

Aradan birkaç hafta geçti.

Evimize döndüğümüzde koyu mavi odaya ilk kez birlikte girdik.

Duvarlar hâlâ aynıydı.

Ahşap tren hâlâ raftaydı.

Ama oda artık Barlas’ın yıllardır beklediği hayali temsil etmiyordu.

Artık gerçek bir bebeğin odasıydı.

Daha önemlisi, Barlas değişmişti.

Kızlarımızın odasına daha sık giriyor, onlarla daha fazla vakit geçiriyordu.

Bir akşam dört kızımız Aras’ın etrafında toplanmıştı.

İdil ona masal okuyordu.

Nehir battaniyesini düzeltiyordu.

Lalin oyuncak trenini beşiğin yanına koymuştu.

Duru ise küçük kardeşinin elini tutuyordu.

Barlas kapının yanında onları izliyordu.

Sonra yanıma geldi.

“Biliyor musun?” dedi.

“Ne?”

“Ben yıllarca bir oğlum olsun diye uğraştım.”

“Biliyorum.”

“Meğer ihtiyacım olan şey bir oğul değilmiş.”

Ona baktım.

“Ne gerekiyormuş?”

Barlas kızlarımıza, sonra Aras’a baktı.

“Onlara sahip olduğumu fark etmek.”

Elimi tuttu.

“Ve seni kaybetmeden bunun değerini anlamak.”

O an yıllardır içimde taşıdığım o ağır duygunun biraz olsun hafiflediğini hissettim.

Çünkü Aras’ın doğduğu gün bize sadece bir oğul vermemişti hayat.

Bize başka bir şey daha vermişti.

Bir gerçeği.

Aile, insanın hayal ettiği şekle ulaştığında değil, elindekilerin değerini gerçekten anladığında tamamlanıyordu.

Ve o gün Barlas sonunda bunu öğrenmişti.

Aras ise büyüdükçe, babasının yıllarca uğruna beklediği “oğul” olmaktan çok daha fazlası oldu.

O, dört kız kardeşinin küçük kardeşi, benim hayatımın en büyük mucizesi ve Barlas’ın yıllar sonra anladığı en önemli ders oldu.

Çünkü bazı insanlar mutluluğu yıllarca uzakta arar.

Oysa bazen mutluluk, başından beri yanı başınızda bekliyordur.

Sadece onu fark edecek kadar durmanız gerekir.