Doktorun dudaklarından çıkan o cümle, Derya’nın kulaklarında uzun süre yankılandı. Bir an için etrafındaki sesler boğuklaştı; koridordaki ayak sesleri, cihazların ötüşü, bir sedyenin tekerlek gıcırtısı… Hepsi birbirine karıştı. “Ne kanseri?” diyebildi sonunda. Sesi, kendi kulağına bile yabancı geldi.
Doktor mahcup bir ifadeyle dosyaya baktı. Kerem’in yaklaşık sekiz ay önce ileri evre pankreas kanseri tanısı aldığını, bir süre tedavi planı yapıldığını ama hastalığın çok agresif ilerlediğini anlattı. Derya duvara tutunmak zorunda kaldı. Sekiz ay önce… Yani kendisine hamile olduğunu söylediği günlerden hemen sonra.
Kerem o gece kısa süreliğine gözlerini açabildi. Konuşacak gücü yoktu. Derya yatağının başına oturdu, avuçlarını ellerinin arasına aldı. İçinde birbirine zıt ne varsa aynı anda büyüyordu: korku, öfke, kırgınlık, sevgi, çaresizlik. “Neden?” diye fısıldadı. Kerem gözlerini güçlükle ona çevirdi. Dudakları titredi. Çok zor duyulan bir sesle, “Seni… mutlu görmek istedim,” dedi. Sonra gözünden tek bir damla yaş süzüldü. Birkaç saat sonra Kerem’i kaybettiler.
Cenaze, taziye, susmayan telefonlar, ağlayan akrabalar… Derya dört aylık bebeği kucağında, bütün bunları sisin içinden geçer gibi yaşadı. Herkes ona güçlü olmasını söylüyordu. Oysa o, bir yandan kocasını toprağa vermiş, öte yandan onun aylarca böylesine büyük bir gerçeği nasıl sakladığını anlamaya çalışıyordu. Geceleri Defne uyuduğunda salondaki kanepede oturup tavana bakıyor, Kerem’in hastalıkla tek başına hangi anlarda savaştığını düşünüyordu. Midesi bulanırken banyoda ne kadar kaldı? Hangi randevuya yalnız gitti? Hangi geceler acıdan uyuyamadı?
Cenazeden beş gün sonra kayınvalidesi Necla Hanım geldi. Elinde eski, krem rengi bir zarf vardı. Gözleri şişmişti. “Bunu sana daha önce vermemem için bana yemin ettirdi,” dedi titrek bir sesle. “Cenazeden önce verirsem, bana bir daha anne demeyeceğini söylemişti.”
Derya zarfı alırken elleri buz gibiydi. Mutfak masasına oturdu. Defne salonda ana kucağında mırıldanıyordu. Zarfın içinde birkaç sayfalık bir mektup ve bir USB bellek vardı.
Mektup “Sevgili Derya’m” diye başlıyordu.
Kerem, teşhisi öğrendiği gün dünyasının başına yıkıldığını yazmıştı. Doktorlar hastalığın ilerlemiş olduğunu, tedavinin yaşam süresini uzatabileceğini ama kesin bir iyileşme vaat etmediğini söylemişlerdi. O an aklına gelen ilk şey Derya değil, karnındaki bebek olmuştu. “Yıllardır beklediğimiz bu mucizeyi korkuyla zehirlemek istemedim,” diyordu. Derya’nın önceki düşükten sonra aylarca kendine gelemediğini, stresin hamileliği nasıl etkileyebileceğini düşündüğünü, bu yüzden sırrı taşıma yükünü tek başına üstlendiğini anlatmıştı. “Belki doğru olanı yapmadım,” diye yazmıştı. “Ama o günlerde bana doğru gelen tek şey, senin yüzündeki umudu son ana kadar korumaktı.”
Derya satırları gözyaşları içinde okumaya devam etti. Kerem, tedaviyi tamamen reddetmemişti. Kısıtlı da olsa kemoterapi almış, ağrı yönetimi için destek görmüş, hatta iş yerinde çökmeden iki hafta önce doktoruyla palyatif bakım planı bile yapmıştı. Ama bütün randevularını iş toplantısı gibi göstermişti. Mektupta, sırf Derya ile Defne’yi maddi olarak güvenceye alabilmek için hayat sigortasını, bireysel emeklilik hesabını ve birikimlerini yeniden düzenlediğini de yazıyordu. Küçük evlerinin kalan borcunun kapanacağını, Defne için ayrı bir eğitim fonu oluşturduğunu, Derya’nın iki yıl çalışmak zorunda kalmadan idare edebilmesi için hesabına yüklü bir ödeme aktarılacağını tek tek not etmişti.
Son sayfada şu satırlar vardı: “Sana güvenmediğim için değil, seni sevdiğim için sustum. Belki bu da sevgimin en bencil haliydi. Bana kızmanı hak ediyorum. Ama lütfen şunu bil: Defne’yi ilk gördüğüm gün, biraz daha yaşamış oldum. Seni anne olarak görmek, hayatımın en büyük hediyesiydi.”
Derya daha sonra USB belleği açtı. İçinde dosyalar vardı. “Defne 1 yaş”, “Defne ilk okul günü”, “Defne 18 yaş”, “Derya’ya”. Kerem kısa videolar çekmişti. Her videoda biraz daha zayıf ama hep gülümseyerek konuşuyordu. Kızının doğum günleri için mesajlar bırakmış, ilk kalp kırıklığında ne hissettiğini anlatmış, üniversiteye gittiğinde korkarsa bunun normal olduğunu söylemişti. Derya’ya çektiği videodaysa, “Bir gün yeniden gülebilirsen kendini suçlu hissetme,” diyordu. “Hayat durmasın. Ben sizde yaşamaya devam edeceğim.”
Ertesi gün Derya, Necla Hanım’la uzun bir konuşma yaptı. Önce öfkeliydi. “Siz de biliyordunuz,” dedi. Necla Hanım ağlayarak başını eğdi. Baştan beri değil, teşhisten üç ay sonra öğrendiğini; oğlunun ona da “Derya öğrenirse hamileliği boyunca korkudan mahvolur” dediğini anlattı. “Ben de yanlış yaptım,” dedi. “Ama onu kaybetme korkusuyla neyin doğru olduğunu anlayamadım.”
Derya o gün ilk kez şunu fark etti: Bu sır, yalnızca kendisinden saklanan bir hastalık değildi. Aynı zamanda herkesin sevgiyi yanlış yerden korumaya çalışmasının bedeliydi.
Aylar geçti. Yas hafiflemedi ama şekil değiştirdi. Derya, Defne’nin beşiğinin üzerine Kerem’in eğri raflarından birine onun gözlüğünü, saatini ve küçük bir fotoğrafını koydu. Haftada bir psikoloğa gitmeye başladı. Mektubu defalarca okudu; her okuyuşunda başka bir cümle canını acıttı, başka bir cümle ise onu ayakta tuttu.
Defne bir yaşına bastığında Derya, Kerem’in ilk video kaydını açtı. Ekrandaki babasını dikkatle izleyen küçük kız, sanki sesi tanımış gibi gülümsedi. Derya o an ilk kez gözyaşlarıyla birlikte huzur da hissetti. Kerem gitmişti, evet. Ona büyük bir sır bırakmış, kalbinde kolay kapanmayacak bir yara açmıştı. Ama aynı zamanda sevgisini, düşünülmüş bir geleceği ve kızlarına uzanan bir köprü de bırakmıştı.
O akşam Defne’yi kucağına alıp pencerenin önünde sallarken fısıldadı: “Baban bize eksik değil, yarım bir hikâye bırakmadı. Sadece sonunu tek başına taşımaya çalıştı.”
Sonra kızının saçlarını öptü ve karanlıkta, ilk kez gelecekten korkmak yerine ona doğru bakabildi.