2. BÖLÜM:

“Baban ölmeden önce bana tek bir şey emanet etti.”

Kuzey’in bu sözleriyle birlikte arabanın içindeki bütün sesler sanki bir anda kesildi. Dışarıda yağmur camlara vuruyor, silecekler karanlığı düzenli aralıklarla ikiye bölüyordu. Ben ise elimde tuttuğum eski fotoğrafa bakıyordum. Fotoğrafta babam gençti. Yanında Kuzey vardı. Ama o fotoğrafı asıl farklı yapan, köşede duran küçük kızdı. Bendim. Üstelik fotoğrafın arkasına babamın el yazısıyla bir tarih atılmıştı. Babam öldüğünde henüz on yaşındaydım ve o günü hatırladığım tek şey, evimizin koridorunda yükselen ağlama sesleriydi.

“Babam sizi nereden tanıyordu?” diye sordum.

Kuzey birkaç saniye cevap vermedi. Sonra derin bir nefes aldı. “Babanla yıllarca iş yaptık. Ama ortaklığımız sadece ticari değildi. O, Jale’nin gerçek yüzünü öğrendiğinde bazı şeylerin kontrolden çıkacağını anlamıştı. Sana güvenebileceği birinin yanında olması gerektiğini düşündü.”

İçimde bir şey koptu.

“Beni korumak için neden yıllarca hiçbir şey yapmadınız?”

“Çünkü baban bana açıkça beklememi söyledi. Jale seni benden uzak tutmak için her yolu denedi. Seni korkutursam ya da erken ortaya çıkarsam, seni başka bir yere götürebileceğini biliyorduk. Bu yüzden uzaktan izledim.”

“Beni izlediniz mi?”

“Güvende olup olmadığını kontrol ettim.”

Bu cevap bile beni rahatlatmaya yetmedi. Aksine kafam daha çok karışmıştı. Çünkü yıllardır hayatımın en büyük düşmanının Jale olduğunu düşünüyordum. Şimdi ise onun da benden sakladığı çok daha büyük bir sır olduğunu öğreniyordum.

Kuzey telefonundan bir adres açtı.

“Buraya gideceğiz.”

Şehrin dışında, denize bakan eski bir evdi. Yaklaşık kırk dakika sonra oraya vardığımızda yağmur hâlâ devam ediyordu. Ev yıllardır kullanılmıyormuş gibi görünüyordu. Kuzey kapıyı açtı ve beni doğrudan çalışma odasına götürdü. Duvarın önündeki eski kitaplığın bir bölümünü çektiğinde arkasında küçük bir kasa ortaya çıktı.

Kalbim hızlandı.

“Babanın bana bıraktığı şey burada.”

Kasanın kapağı açıldığında içinden eski bir saat, birkaç mektup ve küçük bir anahtar çıktı. Mektupların üzerinde benim adım yazıyordu.

Parmaklarım titreyerek ilk zarfı açtım.

Babamın el yazısını görünce gözlerim doldu.

“Sevgili kızım,” diye başlıyordu mektup. “Eğer bu mektubu okuyorsan, bazı gerçekleri öğrenmenin zamanı gelmiştir.”

Nefesimi tuttum ve okumaya devam ettim.

Babam, şirketin iflasın eşiğine gelmesinin ekonomik krizle ilgisi olmadığını anlatıyordu. Jale’nin, şirketin parasını yıllardır kendi ailesinin kontrolündeki şirketlere aktardığını fark etmişti. Ancak onu hemen suçlamak yerine delil toplamaya başlamıştı. En büyük korkusu ise Jale’nin yalnızca parayı değil, şirket üzerindeki kontrolü tamamen ele geçirmek istemesiydi.

Ama asıl şok edici bölüm son sayfadaydı.

“Jale’nin seni neden kontrol altında tuttuğunu bir gün mutlaka anlayacaksın. Çünkü sen sadece benim kızım değilsin. Şirketin geleceği konusunda sandığından çok daha büyük bir hakkın var. Ancak bunu öğrenirlerse seni kullanmaya çalışacaklar. Bu yüzden sana gerçeği anlatmak için doğru zamanı bekledim.”

Mektubu elimden düşürdüm.

“Ne hakkından bahsediyor?”

Kuzey masanın üzerindeki küçük anahtarı gösterdi.

“Bunu açınca anlayacaksın.”

Anahtar, evin altındaki eski bir kasanın kilidine uyuyordu. Kasanın içinden şirketin kuruluşuyla ilgili belgeler, eski ortaklık kayıtları ve babamın imzaladığı bir vasiyet çıktı. Belgeleri incelerken gerçeği yavaş yavaş anladım.

Babam, şirketin belirli hisselerini benim adıma ayırmıştı. Fakat ben reşit olana kadar hisselerin yönetimini geçici olarak Jale’ye bırakmıştı. Yani yıllardır Jale’nin sahip olduğunu düşündüğü gücün önemli bir bölümü aslında bana aitti.

“Bu yüzden mi beni Rıza’ya vermeye çalıştı?”

Kuzey başını salladı.

“Rıza’nın şirketine geçecek hisseler senin kontrolündeydi. Jale seni evlendirmeye ikna ederek hem seni kontrol altında tutacak hem de şirket üzerindeki etkisini sürdürecekti.”

Bir anda o yemek masasındaki sözleri hatırladım.

“Yüzde on sekiz oy hakkına sahip hisselerini Rıza Bey’e devret…”

Jale bunu boşuna söylememişti.

Beni sadece bir evlilik anlaşmasının parçası yapmaya çalışmıyordu. Şirketin kontrolünü elimden almak istiyordu.

Fakat hâlâ bir soru vardı.

“Peki sen neden Arslan Holding’in borçlarını satın aldın?”

Kuzey gözlerini benden kaçırmadı.

“Çünkü Jale’nin şirketi batırmasına izin vermek istemedim.”

“Yani şirketi ele geçirmek için mi?”

“Hayır.”

Masaya doğru eğildi.

“Borçları satın aldım ki Jale alacaklıların baskısıyla seni satmaya zorlayamasın. Şirketin kontrolünü ele geçirmek gibi bir planım olsaydı, bu gece seni arabaya alıp buraya getirmezdim. Seni doğrudan konağıma götürürdüm ve sana başka bir anlaşma sunardım.”

İlk kez ona baktığımda korkudan başka bir şey hissettim.

Güvenmek istiyordum.

Ama henüz tamamen güvenemiyordum.

Ertesi sabah Kuzey bana bir telefon verdi.

“Dosyalarını yetkililere gönderen sistemin ne zaman çalışacak?”

“Gece yarısı.”

“Öyleyse artık beklememize gerek yok.”

Birkaç saat sonra elimdeki bütün deliller ilgili makamlara ulaştı. Jale’nin para transferleri, sahte şirketler, gizli hesaplar ve şirket kaynaklarının nasıl kullanıldığı tek tek ortaya çıkacaktı.

Fakat Jale kolay pes edecek biri değildi.

Öğleden sonra telefonum çaldı.

Arayan oydu.

“Beni bitirdiğini mi sanıyorsun?” dedi.

Sesindeki sakinlik, bağırmasından daha korkutucuydu.

“Hayır,” dedim. “Kendini kendin bitirdin.”

Bir an sustu.

Sonra güldü.

“Baban da senin gibi saf bir adamdı. İnsanlara güvenerek yaşayabileceğini sandı.”

“Babam sana güvendiği için değil, seni sevdiği için hata yaptı.”

Bu kez sessizlik daha uzun sürdü.

“Sen hiçbir şeyi bilmiyorsun,” dedi sonunda. “Kuzey’in sana neden yardım ettiğini de bilmiyorsun.”

Telefonu kapatmadan önce söylediği son cümle içime şüphe düşürdü.

“Onun sana anlattığı her şeye inanma.”

Telefon kapandı.

Kuzey odaya girdiğinde yüzümdeki ifadeyi hemen fark etti.

“Jale aradı.”

“Bana senden şüphe etmem gerektiğini söyledi.”

Kuzey şaşırmadı.

“Bunu söyleyeceğini tahmin ediyordum.”

“Benden ne istiyorsun?”

Kuzey uzun süre sustu.

Sonra masanın üzerine başka bir mektup bıraktı.

“Bunu baban bana ölümünden iki gün önce verdi.”

Mektubu açtım.

Babam bu kez Kuzey hakkında yazmıştı.

“Eğer bir gün kızımı korumak zorunda kalırsan, ona benim yerime karar verme. Onu yönlendirme. Onun adına hiçbir şey yapma. Sadece kendi kararlarını verebilmesi için önündeki yolu açık tut.”

Gözlerim doldu.

Kuzey’in neden beni hiçbir şeye zorlamadığını o anda anladım.

Babam ona beni korumasını söylemişti ama hayatımı yönetmesini değil.

“Bana neden en başından söylemediniz?” diye sordum.

“Çünkü babanın son isteğine sadık kalmak istedim. Gerçeği kendin bulmalıydın.”

Birkaç hafta sonra Jale’nin yaptığı usulsüzlükler resmen soruşturulmaya başladı. Şirketin yönetimi geçici olarak bağımsız bir kurulun denetimine geçti. Rıza Erdem ise yaptığı anlaşmanın hukuki dayanağı olmadığını anlayınca geri çekildi. Jale’nin yıllarca kurduğu düzen, birkaç hafta içinde dağıldı.

Ben ise Arslan Holding’in başına geçmedim.

Önce şirketin ayakta kalmasını sağladım, ardından yönetimde profesyonel bir ekip kurdum. Babamın mirasını korumak istiyordum ama onun yaptığı gibi bütün hayatımı şirkete adamak istemiyordum.

Bir sabah babamın mezarına gittim.

Yanımda Kuzey yoktu.

Tek başıma durup mezar taşına baktım.

“Beni korumaya çalıştın,” dedim sessizce. “Ama sonunda kendi hayatımı kendim kurmayı öğrendim.”

Cebimden yıllar önce babamın bana bıraktığı küçük saati çıkardım. Saat çalışmıyordu. Kuzey bana onu tamir ettirmemi önermişti ama ben etmemiştim.

Çünkü artık geçmişte durmuş bir şeyi yeniden çalıştırmaya ihtiyacım olmadığını biliyordum.

O gece eve dönerken telefonuma bir mesaj geldi.

Kuzey’den.

“Her şey yolunda mı?”

Bir süre ekrana baktım.

Sonra gülümsedim.

“Evet. İlk kez gerçekten yolunda.”

Telefonu kapattım.

Çünkü artık hayatımda beni birilerinin kurtarmasını beklemiyordum.

Üvey annemin beni bir pazarlık malı olarak gördüğü o gece, kendimi güçsüz sanmıştım. Oysa banyo penceresinden kaçarken kanayan ellerimle birlikte yalnızca korkudan değil, yıllardır üzerime geçirilmiş bir hayattan da kaçmıştım.

Kuzey beni o gece bir kafesten kurtarmıştı.

Ama asıl özgürlüğümü bana veren kişi yine kendim olmuştum.

Ve yıllar sonra babamın mektubundaki son cümleyi yeniden okuduğumda, neden bütün bunların yaşandığını nihayet anladım:

“Bir gün seni herkesin kurtarmasını beklemek yerine kendini kurtarmayı seçersen, işte o zaman gerçekten özgür olacaksın.”

Mektubu kapattım.

Pencereyi açtım.

Dışarıda sabah güneşi yükseliyordu.

O geceki fırtınadan geriye hiçbir şey kalmamıştı.

Ben de artık geçmişten geriye kalan korkularla değil, kendi seçtiğim hayatla yürümeye karar vermiştim.