Kızıma Zorbalık Yapan Kıza Yardım Etmek İstedim, Ama Kızım Beni Okulun Acil Durum Listesinden Çıkardı: Bir Anne Olarak Yaptığım Hatayı Çok Geç Anladım!
Bu soruyu günlerce kendi kendime sordum. Cevap bulamadığım için değil, bulduğum cevabı kabullenmek istemediğim için.
Kız kardeşim Meltem, bir akşam beni arayıp konuşmak istediğini söyledi. Sesindeki ciddiyetten Füsun’la ilgili olduğunu anladım. Evime geldiğinde mutfakta çay hazırlıyordum. Masaya oturdu, fincanına bile dokunmadan gözlerimin içine baktı.
‘Önce bir şeyi anlamanı istiyorum,’ dedi. ‘Füsun sana düşman değil. Sadece sana güvenebileceğinden emin değil.’
‘Ben onun annesiyim, Meltem. Nasıl güvenmez?’
‘Tam da bu yüzden daha fazla kırılmış olabilir.’
Kız kardeşimin bana destek olmasını bekliyordum. Bunun yerine duymak istemediğim şeyler söylüyordu. Sevil’in yaşadıklarını, aile içindeki sorunlarını ve merkezde nasıl değişmeye başladığını anlattım. Meltem sabırla dinledi.
Sonunda, ‘Sevil’e yardım etmen yanlış değil,’ dedi. ‘Ama Füsun’un yardımını onun izni olmadan vaat etmişsin. Üstelik bunu, kendisini güvende hissettiği yerde yapmışsın.’
‘Onları arkadaş olmaya zorlamadım.’
‘Füsun’a seçenek sundun mu?’
Bu soruya cevap veremedim.
Meltem devam etti: ‘Onun yerine karar verdin. Sonra da kararından rahatsız olduğu için kendisini bencil hissettirdin.’
O gece Meltem gittikten sonra Füsun’un odasının kapısını açtım. Babasında kaldığı için oda boştu. Masasının üzerinde yarım kalmış küçük bir seramik kase vardı. Kenarlarına mavi çiçekler işlemişti. Çekmecesinde sanat merkezinden topladığı eski katılım belgeleri duruyordu. İlk belgesi sekiz yaşındayken aldığı bir resim atölyesine aitti.
Füsun için o merkezin ne anlama geldiğini ilk kez gerçekten düşündüm. Orası yalnızca cumartesi günleri vakit geçirdiği bir yer değildi. Okuldaki aşağılamaların ulaşamadığı, kendisini yetenekli ve rahat hissettiği bir alandı.
Ben ise bunu fark etmek yerine orayı bir uzlaşma sahnesine dönüştürmüştüm.
Ertesi sabah Füsun’un babasını aradım. Adı yıllardır telefonumda yalnızca ‘Füsun’un Babası’ olarak kayıtlıydı. Boşandığımızdan beri aramızdaki görüşmeler çoğunlukla okul toplantıları, sağlık kontrolleri ve tatil planlarıyla sınırlıydı.
‘Füsun’la konuşmak istiyorum,’ dedim.
‘Konuşabilirsin. Ama önce seni dinlemek isteyip istemediğini soracağım.’
Bu cevap ilk anda canımı sıktı. Kendi kızımla konuşmak için izin istemek bana ağır gelmişti. Ardından tam da bu düşüncenin sorunun bir parçası olduğunu fark ettim.
‘Peki,’ dedim. ‘Ona baskı yapma. Hazır olduğunda konuşabiliriz.’
İki gün sonra Füsun’dan kısa bir mesaj geldi.
‘Pazar günü kafede yarım saat konuşabiliriz. Babam beni bırakacak.’
Mesajı defalarca okudum. Yarım saatlik bir görüşmenin bile şartlara bağlanması üzüyordu beni. Fakat bu kez şartları değiştirmeye çalışmadım.
Pazar günü kafeye erkenden gittim. Füsun içeri girdiğinde yüzü yorgundu. Karşıma oturdu, çantasını sandalyesinin yanına bıraktı. Ne sarılmak için yaklaştı ne de gülümsedi.
‘Konuşmak istediğin ne?’ diye sordu.
Önceden hazırladığım açıklamaları düşündüm. Sevil’in zor çocukluğunu anlatabilir, niyetimin iyi olduğunu söyleyebilir, bir gün beni anlayacağını umduğumu ekleyebilirdim.
Ama bunların hepsini zaten söylemiştim.
‘Senden özür dilemek istiyorum,’ dedim. ‘Sana sormadan karar verdiğim için. Seni hazırlıksız yakaladığım için. Ve üzüldüğünde söylediklerini dinlemek yerine kendimi savunduğum için.’
Füsun fincanının kulpuyla oynadı.
‘Beni gerçekten anlıyor musun?’ diye sordu.
‘Anlamaya çalışıyorum.’
‘Anne, onun bana ne yaptığını kimse bilmiyordu sanıyordum. Sonra okulda herkes o fotoğrafları konuşmaya başladı. Koridorda yürürken insanların telefonlarına baktığını görünce benimle dalga geçtiklerini düşünüyordum. Sanat merkezinde böyle hissetmiyordum. Orada herkes bana çizdiğim şeyleri soruyordu, okulda yaşananları değil.’
Gözlerim doldu ama sözünü kesmedim.
‘Cumartesi seni onun yanında görünce,’ diye devam etti, ‘beni yine onunla aynı yerde bıraktığını düşündüm. Üstelik yardım etmemi istedin. Hayır dersem herkes benim kötü biri olduğumu düşünecekti.’
‘Bunu hiç düşünmemiştim.’
‘Biliyorum. En kötüsü de o.’
Bu cümle beklediğimden daha çok acıttı. Çünkü bana suçlamadan çok bir gerçeği anlatıyordu.
Füsun çantasından küçük bir defter çıkardı. Defterin arasında sanat merkezinde yaptığı çizimlerden birinin fotoğrafı vardı. Koyu renkli bir odanın içinden aydınlık bahçeye açılan pencereyi resmetmişti.
‘Bunu oradayken çizdim,’ dedi. ‘Öğretmenim çok beğenmişti. Sergiye koyacaktı. Ama şimdi geri dönmek istemiyorum.’
‘İstersen öğretmeninle ben konuşabilirim.’
‘Hayır. Ben konuşacağım. Sadece benim yerime hiçbir şey ayarlamanı istemiyorum.’
Başımı salladım.
‘Söz veriyorum, seninle ilgili bir karar vermeden önce sana soracağım.’
Füsun hemen yumuşamadı. Özrümü kabul ettiğini söylemedi. Yalnızca defterini çantasına koydu ve çıkmadan önce, ‘Bakalım,’ dedi.
O gün eve dönerken ilişkimizi tek bir konuşmayla düzeltemeyeceğimi biliyordum. Yıllardır anneliği doğru kararları vermek olarak görmüştüm. Oysa kızım artık bazı kararları kendisi vermek istiyordu.
Ertesi hafta merkez müdürüyle görüştüm. Sevil’in programdan çıkarılmasını istemedim. Başka bir çocuğun fırsatını elinden almak da doğru olmayacaktı. Fakat Füsun’un kendisini güvende hissetme ihtiyacını daha iyi anlamam gerektiğini söyledim.
Müdür dikkatle dinledi.
‘Başlangıçta seni uyarmalıydım,’ dedi. ‘İki çocuğun geçmişini biliyordum. Ama aranızdaki aile ilişkisine fazla güvenmişim. Füsun’un onayını aldığını varsaydım.’
‘Hayır,’ dedim. ‘Ben de bu varsayımdan yararlandım. Asıl sorumluluk benim.’
Müdür, gönüllülere yönelik kuralların yeniden gözden geçirileceğini söyledi. Çatışma yaşamış çocukların aynı etkinliğe yerleştirilmesi konusunda rehberlik alınacak, hiçbir çocuktan kendisini rahatsız eden başka bir katılımcıya rehberlik etmesi istenmeyecekti.
Ben de bir süre cumartesi programında görev almamaya karar verdim. Bunun Füsun’un geri dönmesini sağlayacağını düşünerek değil, oradaki varlığımın onun adına yeniden karar verdiğim duygusunu güçlendirmemesi için yaptım.
Sevil’le son gönüllülük günlerimden birinde koridorda karşılaştım. Elinde boya lekeleri olan bir bez tutuyordu.
‘Füsun artık gelmiyor mu?’ diye sordu.
‘Bir süredir ara veriyor,’ dedim.
Sevil başını eğdi. Ardından, ‘Benim yüzümden mi?’ diye fısıldadı.
Kızımın özel duygularını anlatmak istemiyordum. Ama yalan söylemek de doğru gelmedi.
‘Aranızda yaşananlar ciddi şeylerdi, Sevil. Onların etkisi bir anda geçmiyor.’
‘Özür dilemek istiyordum.’
‘Belki bir gün bunu söyleyebileceğin uygun bir fırsat olur. Ama Füsun’un seni dinlemek zorunda olmadığını da kabul etmelisin.’
Sevil uzun süre sustu.
‘Benden nefret ediyor olabilir,’ dedi.
‘Olabilir. İnsanların kırgınlıklarını kontrol edemeyiz. Ama bundan sonra nasıl davranacağını kontrol edebilirsin.’
Bu konuşmada ilk kez Sevil’e umut vermek için Füsun’un sınırlarını kullanmadım. Merkezin rehberlik görevlisiyle görüşebileceğini, isterse yaptığı davranışların sonuçlarını anlamak için destek alabileceğini söyledim. Ailesiyle ilgili sorunlarına yardım etmesi için de merkez çalışanlarının yönlendirdiği sosyal destek biriminden bilgi almasını önerdim.
Birkaç hafta geçti. Füsun’la görüşmelerimiz yavaş yavaş düzene girdi. Önceleri yalnızca yemek saatlerini ve okul ödevlerini konuştuk. Sonra izlediği bir filmi anlattı. Bir gün yaptığı çizimin fotoğrafını gönderdi. Altına ‘Nasıl olmuş?’ yazmıştı.
Cevap yazmadan önce uzun süre baktım. Eski alışkanlığımla renkler hakkında öneri verecektim. Sonra yalnızca, ‘Işığı çok güzel kullanmışsın. Özellikle pencerenin çevresini sevdim,’ yazdım.
Kısa bir süre sonra cevap geldi: ‘Ben de orayı seviyorum.’
Bu küçük konuşma beni beklemediğim kadar mutlu etti.
Bir ay sonra sanat merkezinin dönem sonu sergisi yaklaştı. Füsun’un öğretmeni, doğrudan onunla iletişime geçmişti. Eski çalışmalarından birini sergilemek için izin istemişti. Füsun kabul etmiş, ancak açılışa katılmak konusunda henüz karar vermemişti.
Bana sergi davetiyesini gösterdiğinde hiçbir şey önermedim.
‘Gitmek ister misin?’ diye sordum.
‘Bilmiyorum. Sevil orada olabilir.’
‘Olabilir.’
‘Beni gelmeye ikna etmeye çalışmayacak mısın?’
‘Hayır. İstersen gideriz, istemezsen gitmeyiz. Senin kararın.’
Füsun şaşkınlıkla yüzüme baktı.
‘Gerçekten mi?’
‘Gerçekten.’
Sergiden iki gün önce bana katılmak istediğini söyledi. Babasıyla gitmeyi tercih etmişti. Bunu duyduğumda içim burkuldu ama itiraz etmedim. Yalnızca güzel vakit geçirmesini diledim.
Sergi akşamı evdeydim. Telefonum çaldığında Füsun’un adını gördüm.
‘Anne, çizimim sergide en güzel yere asılmış,’ dedi heyecanla. ‘Öğretmenim çok güzel konuştu.’
‘Buna çok sevindim canım.’
Bir an sustu.
‘Sevil de buradaydı,’ dedi. ‘Ama konuşmadık. Öğretmenim herkesin kendi grubunda kalmasına dikkat etti. Sorun çıkmadı.’
‘İyi hissettin mi?’
‘Evet. Biraz gerildim ama sonra resmime baktım. Oraya onun için gitmediğimi hatırladım.’
O cümleyi duyduğumda gözlerim doldu. Füsun kendi alanını, benim müdahalem olmadan yeniden sahiplenmeye başlamıştı.
Birkaç gün sonra kızım bana küçük bir kâğıt uzattı. Üzerinde okulun iletişim bilgileri güncelleme formu vardı. Babası hâlâ ilk sıradaydı. Meltem ikinci sırada kalmıştı. Ben ise okulun normal ebeveyn iletişim bölümünde bulunmaya devam edecektim.
‘Bunu değiştirmedin mi?’ diye sordum.
‘Hayır. Henüz değiştirmek istemiyorum.’
İçimden yükselen hayal kırıklığını bastırdım.
‘Peki,’ dedim. ‘Böyle kalabilir.’
Füsun kâğıdı katladı.
‘Anne, seni sevmediğim için yapmadım,’ dedi. ‘O gün okulda kötü bir şey olursa, beni anlamaya çalışacak birinin aranmasını istedim.’
‘Anlıyorum. Bunu hak etmek için daha iyi dinlemem gerekiyor.’
İlk kez o akşam gelip bana sarıldı. Kısa, biraz çekingen bir sarılmaydı. Ama aylar sonra ilk defa kendi isteğiyle yaklaşmıştı.
Bugün Füsun hâlâ babasını okulda ilk aranacak kişi olarak tutuyor. Sevil sanat programına devam ediyor. Kızım ise bazı cumartesiler eski atölyesine gidiyor, bazı cumartesiler evde çalışmayı tercih ediyor. Aralarındaki geçmiş silinmedi ve belki hiçbir zaman arkadaş olmayacaklar.
Ben artık bunu bir başarısızlık olarak görmüyorum.
Sevil’in yardımı hak etmesi, Füsun’un ona yardım etmek zorunda olduğu anlamına gelmiyormuş. İyi niyetim, kızımın rızasının yerine geçemiyormuş. Bir çocuğa şefkat göstermek için başka bir çocuğun güvenli alanını kullanmam gerekmiyormuş.
Geçen hafta Füsun benimle birlikte mutfakta otururken yeni çizdiği çerçeveyi gösterdi. Kimin için yaptığını sordum.
‘Kendim için,’ dedi gülümseyerek.
‘Çok güzel olmuş.’
Sonra bana baktı.
‘Anne, bunu odama asmak istiyorum. Yardım eder misin?’
Çekici ve çiviyi almadan önce nereye asmak istediğini sordum. Yerini kendi seçti, ben yalnızca çiviyi çaktım. Çerçeve biraz eğri durunca birlikte düzelttik.
O sırada anladım ki annelik bazen çocuğunun önündeki bütün sorunları çözmek değil, onun seçtiği yerde yanında durabilmekmiş.
Füsun’un bana yeniden tamamen güvenip güvenmeyeceğini bilmiyorum. Ama artık güvenin, haklı olduğumu anlatarak değil, verdiğim sözü tutarak kazanılacağını biliyorum. Bundan böyle kızımın hayatında açmak istediğim her kapının önünde önce durup ona soracağım: ‘İçeri girmek istiyor musun?’
Çünkü iyi bir anne olmak, kızım adına her şeyi doğru yapmaya çalışmak değil; kendi hayatında söz sahibi olduğunu ona her gün yeniden göstermek demekmiş.