Fotoğrafa birkaç saniye boyunca bakakaldım. İlk anda ne gördüğümü anlayamadım. Sonra görüntüyü yakınlaştırdım. Fotoğraf, gölün kenarındaki eski ahşap iskelenin birkaç metre ilerisinden çekilmişti. Hava kararmaya başlamıştı ve uzakta fırtına bulutları görünüyordu.

Fakat fotoğrafın asıl korkunç tarafı göl ya da hava değildi. Görüntünün sağ tarafında, ağaçların arasında iki kişi vardı. Biri Tolga’ydı. Diğeri ise Cenk’ti.

Telefon elimde titremeye başladı. Bir yıl boyunca bana Tolga’nın sabah erkenden tek başına balığa çıktığını, kendisinin ise kulübede uyuduğunu anlatan adam, aslında o gün Tolga’nın yanında bulunuyordu. Üstelik fotoğrafın çekildiği saat telefonun ekranında açıkça görünüyordu. Tolga’nın kaybolduğu saatten yaklaşık kırk dakika sonraydı.

Fotoğrafa biraz daha dikkatli baktığımda Tolga’nın elindeki oltayı değil, bir dosyaya benzeyen siyah bir çantayı tuttuğunu fark ettim. Cenk ise ona doğru eğilmiş, sanki hararetli bir şekilde bir şey anlatıyordu.

Telefonu masanın üzerine bırakamadım. Hemen Cenk’i aramak istedim ama parmağım arama tuşuna giderken durdum. Eğer gerçekten bir şey saklıyorsa, telefonu bulduğumu bilmemesi gerekiyordu. Duru’nun bana getirdiği ceketi tekrar elime aldım.

İç cebinde küçük bir fermuar vardı. Daha önce hiç fark etmemiştim. Fermuarı açtığımda katlanmış, nemden hafifçe yıpranmış küçük bir kâğıt çıktı. Kâğıdın üzerinde yalnızca bir adres ve bir tarih yazıyordu. Tarih, Tolga’nın kaybolduğu günden iki gün sonrasını gösteriyordu.

O gece kızlarımı uyuttuktan sonra salondaki bütün ışıkları kapattım ve Cenk’in eski telefonundaki fotoğrafı tekrar tekrar inceledim. Bir süre sonra görüntünün arka tarafında küçük bir ayrıntı fark ettim. Ağaçların arasında, Cenk’in arabasının bagajı açıktı.

Oysa Cenk bana defalarca, o sabah arabayı hiç kullanmadığını söylemişti. Hemen eski mesajlarımıza baktım. Kayboluşun ertesi sabahı bana attığı mesajda, “Arabayı dün hiç çalıştırmadım, hâlâ kulübenin önünde,” yazmıştı. O an içimdeki son şüphe de yerini korkunç bir kesinliğe bıraktı.

Sabaha karşı Cenk’in evine gitmedim. Önce yıllardır güvendiğim komşumuz Necla Hanım’ın oğlundan yardım istedim.

Kendisi emekli polis memuruydu ve ona her şeyi anlattım. Fotoğrafı görünce yüzü ciddileşti. Bana hemen polise gitmem gerektiğini söyledi fakat telefonun içeriğine kendim dokunmamamı, özellikle de fotoğrafı silmemem gerektiğini belirtti. Sabah ilk iş olarak karakola gittik. Telefon, fotoğraf ve ceketin içinden çıkan kâğıt teslim edildi.

Polisler fotoğrafı inceledikten sonra olayın bir yıl önce kapatılan dosyayla yeniden bağlantılı olabileceğini söyledi.

Birkaç saat sonra bana telefonun incelendiğini ve silinmiş bazı dosyaların kurtarılmaya çalışıldığını söylediler. Beklerken ellerim sürekli titriyordu. Bir yıl boyunca Tolga’nın mezarı bile olmayan bir yasın içinde yaşamıştım.

Kızlarıma babalarının artık dönmeyeceğini anlatmış, onların ağladığı gecelerde kendi gözyaşlarımı saklamıştım. Şimdi ise ilk kez, onun gerçekten ne yaşadığını öğrenme ihtimalim vardı. Ama içimde başka bir korku daha vardı: Ya Tolga gerçekten ölmüşse ve fotoğraf sadece Cenk’in yalan söylediğini kanıtlıyorsa?

Öğleden sonra polislerden biri yanıma geldi. Telefonun içinden yalnızca fotoğraf değil, silinmiş bir ses kaydı da kurtardıklarını söyledi. Kaydın süresi iki dakika on yedi saniyeydi. Telefonun sahibinin Cenk olduğu kesinleşmişti.

Kaydı dinletmek için kulaklığı taktığımda önce rüzgâr ve dalga sesleri geldi. Sonra Tolga’nın sesi duyuldu. Onu duyduğum anda gözlerimden yaşlar boşandı. Bir yıl boyunca duyamadığım ses, sanki odamın içinde yeniden hayat bulmuştu.

Tolga kayıtta, “Cenk, bunu yapmana gerek yok. Ne olduğunu biliyorum ama çocuklarımı bunun içine sokma,” diyordu. Ardından Cenk’in öfkeli sesi duyuluyordu. “Artık çok geç. O belgeler ortaya çıkarsa sadece ben değil, sen de yanarsın.”

Birkaç saniye sessizlik oldu. Sonra Tolga’nın sesi daha net geldi:

“Ben polise gideceğim. Kız kardeşimin parasını nasıl aldığını ve şirketten yaptığın transferleri anlatacağım.” Cenk’in cevabı ise beni olduğum yerde dondurdu: “Polise gidersen eve dönemezsin.”

Kayıt burada kesiliyordu. Polisler bunun tek başına cinayet kanıtı olmadığını, ancak olayın bir kaza olmadığını düşündürecek çok güçlü bir delil olduğunu söylediler. Aynı gün Cenk’in evi ve arabası için arama kararı çıkarıldı. Akşam saatlerinde aramadan gelen polis, kulübenin yakınında değil, Cenk’in garajındaki eski bir sandığın içinde bazı belgeler bulunduğunu söyledi. Belgelerin arasında Tolga’nın imzalaması için hazırlanmış şirket evrakları, banka transferleri ve Cenk’in başka birinin adına açtığı hesaplara ait kayıtlar vardı.

Fakat asıl büyük gelişme ertesi sabah yaşandı. Polisler gölün karşı tarafındaki eski bir balıkçı kulübesini ararken, zeminin altında kapatılmış küçük bir bölme bulmuştu. Bölmenin içinde eski bir sırt çantası vardı.

Çantanın içinde Tolga’nın kimliği, cüzdanı ve kol saati bulunuyordu. Fakat Tolga yoktu. Bir yıl boyunca içimde taşıdığım umut bir anda yeniden canlandı. Polis memurunun söylediği tek cümle, nefesimi kesmeye yetti: “Hanımefendi, eşinizin öldüğüne dair elimizde hâlâ kesin bir kanıt yok.”

Cenk aynı gün gözaltına alındı. İlk başta her şeyi inkâr etti. Fotoğrafın eski olduğunu, ses kaydının bağlamından koparıldığını söyledi. Fakat deliller çoğaldıkça anlatacak hiçbir şeyi kalmadı. Sonunda Tolga’yla o gün tartıştığını kabul etti.

Tolga’nın şirket hesaplarındaki usulsüzlükleri fark ettiğini ve polise gideceğini öğrendiğinde paniğe kapıldığını söyledi. Ona zarar vermek istemediğini, sadece korkutmak istediğini iddia etti. Ancak yaşanan arbede sırasında Tolga’nın göle düştüğünü ve akıntının onu sürüklediğini anlattı. Cenk, korktuğu için yardım çağırmadığını ve ardından her şeyi bir kaza gibi göstermeye karar verdiğini itiraf etti.

Tolga’nın cesedi hiçbir zaman bulunamadı. Bu yüzden olayın tüm ayrıntıları hiçbir zaman tam olarak aydınlatılamadı.

Ancak Cenk, yıllarca süren yalanları ve sakladığı deliller nedeniyle ağır bir ceza aldı. Şirketten çaldığı paralar da ortaya çıkarıldı ve mağdur olan insanların zararları büyük ölçüde karşılandı. Benim içinse en zor kısım, bir yıl boyunca inandığım hikâyenin yalan olduğunu öğrenmekti.

Aylar sonra kızlarımla birlikte gölün kenarına gittim. Duru, babasının ceketini yanına almıştı. Ona artık ceketi saklamasına gerek olmadığını söyledim. O ise başını sallayıp “Hayır anne, bunu saklayacağım. Çünkü babamın gerçeğini bulmamıza yardım etti,” dedi. Ona sarıldım.

Bir yıl boyunca bize acı veren o ceket, sonunda babalarının hatırasından çok daha fazlasını temsil ediyordu. Bize, bazen gerçeğin ortaya çıkması için yıllarca beklemek gerekse bile yalanın sonsuza kadar saklanamayacağını hatırlatıyordu.

O gece eve dönerken gökyüzüne baktım. Tolga’nın nerede olduğunu, son dakikalarında neler hissettiğini ve belki de yardım bekleyip beklemediğini hiçbir zaman bilemeyecektim. Fakat artık kızlarıma babalarının korkakça bizi terk etmediğini, aksine onları korumak için gerçeğin peşinden gittiğini anlatabilecektim. Bir insanın hayatı yalnızca nasıl sona erdiğiyle değil, geride bıraktığı insanların kalbinde nasıl yaşadığıyla da ölçülürdü.

Masamın üzerinde hâlâ o eski telefon duruyor. Bazen ekranını açıp o tek fotoğrafa bakıyorum. Bir yıl önce o görüntüyü gördüğümde,

“Hayır… Ben bunun bir kaza olmadığını biliyordum!” diye fısıldamıştım.

Artık nedenini biliyorum. Tolga’nın başına gelen şey bir kazadan ibaret değildi; bir insanın korkusunun, açgözlülüğünün ve suskunluğunun büyüttüğü korkunç bir yalandı.

Ve ben o günden sonra kızlarıma tek bir şey öğrettim: Gerçek bazen gecikir, bazen insanı paramparça eder, bazen de yıllarca saklanır. Ama ortaya çıktığında, acı verse bile insanın yeniden nefes almasını sağlar. Tolga eve dönemedi.

Fakat bıraktığı son iz, bize yıllarca süren bir yalanın içinden çıkış yolunu gösterdi. O eski ceket artık bir kaybın sembolü değildi; gerçeğin, ne kadar derine gömülürse gömülsün bir gün mutlaka yüzeye çıkacağının kanıtıydı.