HİKAYENİN TAMAMI:
Baran’ın yüzü bembeyaz kesildi…
Bir süre odada hiç kimse konuşmadı. Sanki söylediğim son cümle havada asılı kalmıştı. Baran başını öne eğmiş, yerde dağılmış beyaz güllere bakıyordu. Birkaç dakika önce beni geri kazanabileceğine inanarak getirdiği 999 gül, şimdi onun yaptığı şeyin ne kadar anlamsız olduğunu gösteren bir yığın haline gelmişti.
Dr. Levent sessizce dosyasını kapattı. “Baran Bey, eşinizin dinlenmesi gerekiyor. Lütfen odadan çıkın.”
Baran bana baktı.
“Serra, ne olur… Bana sadece beş dakika ver.”
“Üç yıl verdim.”
Sesim düşündüğümden daha sakindi.
“Üç yıl boyunca seni anlamaya çalıştım. Suskunluklarını, eve geç gelişlerini, telefonunu benden saklamanı, Nihan’ın adını duyduğumda neden huzursuz olduğunu anlamaya çalıştım. Ama hiçbir zaman seni suçlamak için kanıt aramadım. Çünkü sana güvenmek istedim.”
Baran gözlerini kapattı.
“Ben seni seviyordum.”
“Hayır,” dedim. “Sen beni kaybetmekten korkuyordun. Bu ikisi aynı şey değil.”
Bu sözümden sonra Baran’ın gözlerinden yaşlar süzüldü. Fakat artık onun ağlaması bana hiçbir şey hissettirmiyordu. Bir zamanlar onun tek bir gözyaşı bile kalbimi parçalayabilirdi. Şimdi ise önümde ağlayan adamı tanımıyordum.
Tam o sırada kapı açıldı.
İçeri bir hemşire girdi. Elinde telefon vardı.
“Doktor Bey, polisler geldi.”
Baran’ın yüzü yeniden gerildi.
Ben başımı ona çevirdim.
“Git.”
“Serra…”
“Bu kez benim kararımı dinle.”
Baran birkaç saniye daha durduktan sonra ağır adımlarla odadan çıktı.
Kapının kapanmasının ardından Dr. Levent yanıma yaklaştı.
“Serra Hanım, polislere ifade vermeniz gerekecek. Ama şu anda sizi zorlamayacağız.”
Başımı salladım.
“Vereceğim.”
“Emin misiniz?”
“Evet.”
Elimi karnımın üzerine koydum. İçimde artık hiçbir şey yoktu. Birkaç saat önce orada iki küçük hayat vardı. Onlara henüz isim bile verememiştim. Onları kucağıma alamamış, ilk ağlayışlarını duyamamış, yüzlerini görememiştim.
Ama onların var olduğunu biliyordum.
Ve onların başına gelenleri yok sayarak yaşamaya devam etmeyecektim.
Ertesi gün polise ifade verdim.
Nihan da sorguya alındı.
Başlangıçta her şeyi inkâr etti. Serra’nın kendisine saldırdığını, Baran’ın beni yalnızca korumaya çalıştığını söyledi. Fakat evdeki güvenlik kameralarının kayıtları ortaya çıkınca yalanlarının çoğu çöktü.
Kamerada Nihan’ın eve kendi isteğiyle girdiği görülüyordu.
Kolundaki çizik, olaydan birkaç dakika önce yoktu.
Daha sonra yapılan incelemede çizğin kendisinin de Nihan’ın anlattığı gibi bir saldırı sonucu oluşmadığı anlaşıldı.
Daha da kötüsü, polis Nihan’ın telefonunda Baran’a gönderdiği bazı mesajları buldu.
“Onu benim yüzümden bırakmayacağını biliyorum.”
“Bana inanmak zorundasın.”
“Eğer beni seçmezsen, her şeyi anlatırım.”
Son mesaj ise daha korkunçtu.
“Serra’nın bu evden gitmesini istiyorsan, bugün bunu bitirmelisin.”
Bu mesajı okuduğumda gözlerimi kapattım.
Demek ki o gün yaşananlar bir anlık öfke değildi.
Benim hayatımı değiştiren o birkaç saniyenin arkasında günlerce hazırlanmış bir oyun vardı.
Fakat en acı gerçek, Nihan’ın planından bile daha ağırdı.
Baran ona inanmayı seçmişti.
Kimse onu zorlamamıştı.
Bıçağı eline alan oydu.
İlk darbeyi vuran oydu.
İkinci darbeyi de…
Hastanede kaldığım günler boyunca Baran’dan hiçbir şekilde görüşmek istemedim. Buna rağmen her sabah hastanenin önünde beklediğini hemşirelerden duyuyordum. Bir gün çiçek, başka bir gün mektup göndermişti.
Hiçbirini açmadım.
Bir hafta sonra doktor ilk kez koridorda yürümeme izin verdi.
Aynada kendime baktığımda yüzümü tanımakta zorlandım. Solgun, yorgun ve zayıftım. Karnımdaki yaraya baktım.
Bir zamanlar o yarayı hayatımın en büyük acısı sanıyordum.
Sonra fark ettim ki asıl yara orada değildi.
Asıl yara, üç yıl boyunca sevdiğim adama güvenmiş olmaktı.
Hastaneden çıkacağım gün Dr. Levent yanıma geldi.
“Serra Hanım, size bir şey söylemek istiyorum.”
“Dinliyorum.”
“Bazen insanlar yaşadıkları korkunç olaylardan sonra eskisi gibi olamayacaklarını düşünürler.”
Pencereden dışarı baktım.
“Ben de eskisi gibi olmak istemiyorum.”
Doktor hafifçe gülümsedi.
“Bence bu iyi bir başlangıç.”
Eve döndüğümde ilk işim yatak odamı değiştirmek oldu. Baran’la paylaştığım hiçbir eşyanın olduğu yerde kalmasını istemedim. Fotoğrafları kutulara koydum. Evlilik yüzüğümü çıkardım ve bir çekmecenin en arkasına bıraktım.
Sonra uzun zamandır açmadığım çalışma bilgisayarımı açtım.
Özel sermaye şirketlerinden gelen eski teklifleri tek tek incelemeye başladım.
Yıllar önce bıraktığım hayatın hâlâ orada olduğunu fark ettim.
Ben sadece onu unutmuştum.
İki ay sonra ilk iş görüşmeme gittim.
İnsanların karşısında otururken hâlâ karnımdaki yaranın acısını hissediyordum ama ilk kez o acının beni durdurmadığını fark ettim.
Kendi ayaklarımın üzerinde yeniden duruyordum.
Bu sırada Baran’ın davası başladı.
Nihan da yargılanıyordu.
Mahkeme salonunda Baran’ı son kez gördüğümde çok değişmişti. Bir zamanlar kendinden emin adımlarla yürüyen adamın omuzları çökmüş, yüzü yaşlanmıştı.
Duruşmadan sonra bana yaklaşmasına izin verilmedi.
Ama uzaktan bana baktı.
Dudaklarını oynattı.
“Özür dilerim.”
Başımı çevirdim.
Çünkü bazı özürlerin kabul edilmesi gerekmez.
Bazı insanların pişman olması, geçmişte yaptıkları şeyi değiştirmez.
Aylar sonra boşanma işlemleri tamamlandı.
Baran şirketinin yönetiminden uzaklaştırılmıştı. Nihan’la olan ilişkisi de çoktan bitmişti.
Bir gün eve geldiğimde kapımın önünde küçük bir paket buldum.
Üzerinde Baran’ın el yazısı vardı.
Uzun süre açmadan baktım.
Sonunda paketi açtım.
İçinden yalnızca iki küçük beyaz battaniye çıktı.
Altında bir not vardı.
“Onlara hiç sarılamadım. En azından bunlar bir gün başka bir bebeği ısıtsın.”
Notu okurken gözlerim doldu.
Ama bu kez ağlamadım.
Battaniyeleri bir kutuya koydum.
Sonra uzun süre düşündüm.
Ertesi sabah onları yakınımdaki bir çocuk yardım kuruluşuna götürdüm.
Çünkü çocuklarımın hayatı geri gelmeyecekti.
Ama onların hatırası başka bir çocuğun hayatına sıcaklık katabilirdi.
Aradan bir yıl geçti.
Yeni işimde başarılı oldum. Küçük bir ev tuttum. Penceremin önüne çiçekler yerleştirdim. Eskiden çiçek gördüğümde Baran’ı hatırlardım.
Artık hatırlamıyordum.
Bir sabah aynanın karşısında durup karnımdaki izin üzerinden parmaklarımı hafifçe geçirdim.
O yara hâlâ oradaydı.
Ama artık bana Baran’ı değil, hayatta kaldığımı hatırlatıyordu.
O gün çocuklarım için iki küçük beyaz çiçek aldım.
Onları evimin yakınındaki parka götürdüm.
Sessiz bir banka oturup çiçekleri yanıma koydum.
“Anne sizi unutmadı,” diye fısıldadım.
Rüzgâr hafifçe esti.
İlk kez onları düşündüğümde yalnızca acı hissetmedim.
Biraz sevgi de vardı.
Çünkü onları kaybetmiş olabilirdim ama anneleri olduğum gerçeğini kimse benden alamazdı.
Tam eve dönmek üzereyken telefonum çaldı.
Arayan, hastanede beni ameliyat eden Dr. Levent’ti.
“Serra Hanım, müsait misiniz?”
“Evet. Bir sorun mu var?”
“Hayır. Aslında size söylemek istediğim bir şey var.”
Sesindeki tereddüt dikkatimi çekti.
“Nedir?”
“Taburcu olduğunuz gün size bazı test sonuçlarının tamamlanmasını beklediğimizi söylemiştim. Sonuçlar şimdi geldi.”
Kalbim hızlandı.
“Ne sonucu?”
Dr. Levent birkaç saniye sustu.
“Bu konuda telefonda konuşmak istemiyorum. Hastaneye gelebilir misiniz?”
O an içimde eski korkularımdan biri yeniden uyandı.
Ertesi gün hastaneye gittiğimde Dr. Levent beni odasına aldı. Masasının üzerinde bir dosya vardı.
“Serra Hanım,” dedi, “öncelikle sakin olmanızı istiyorum.”
Dosyaya baktım.
“Bana ne olduğunu söyleyin.”
Doktor derin bir nefes aldı.
“Ameliyat sırasında yaşananlarla ilgili bazı ayrıntılar ilk raporda eksik kalmış.”
Kalbim daha hızlı atmaya başladı.
“Ne demek istiyorsunuz?”
Dr. Levent dosyayı bana doğru çevirdi.
“Bebeğinizin kaybıyla ilgili tıbbi kayıtlarda önemli bir ayrıntı var.”
Parmaklarım titremeye başladı.
“İkizlerimin ikisini de kaybettiğimi söylediniz.”
“Evet.”
“Peki sorun ne?”
Doktor gözlerimin içine baktı.
“Serra Hanım, raporu yeniden inceleyen uzmanlar bir şey fark etti.”
Nefesimi tuttum.
Dr. Levent’in söyleyeceği cümleyi beklerken geçmişte yaşadığım bütün acılar yeniden gözümün önünden geçti.
Baran’ın yüzü…
Nihan’ın gülümsemesi…
Yere saçılan 999 beyaz gül…
Ve o küçücük ultrason görüntüsü…
Doktor dosyanın son sayfasını açtı.
“Size söylemem gereken bir gerçek var.”
O anda anladım ki hayatımın en büyük sırrı, sandığım gibi geçmişte kalmamıştı.
Ve doktorun bir sonraki cümlesi, Baran’ın hayatını da benim hayatımı da bir kez daha değiştirecekti…
Dr. Levent dosyayı kapattı ve gözlerimin içine baktı.
“Serra Hanım, size söylemek istediğim şey şu: Hayatta kaldınız. Ve bundan sonra hayatınızın nasıl devam edeceğine siz karar vereceksiniz.”
Bir an hiçbir şey söyleyemedim.
Sonra gözlerim doldu.
Çünkü aylar boyunca hep kaybettiklerime odaklanmıştım. İki bebeğimi, evliliğimi, güvenimi, geçmişteki hayatımı kaybetmiştim. Fakat ilk kez biri bana neyi kaybettiğimi değil, hâlâ neye sahip olduğumu hatırlatıyordu.
Ben hayattaydım.
Ve hâlâ kendi hayatımı yeniden kurabilirdim.
Hastaneden çıktığım gün eve gittiğimde doğrudan yatak odasına girdim. Dolabın en alt rafında Baran’la evlendiğimiz gün çekilmiş fotoğrafı buldum. Fotoğrafta ikimiz de gülümsüyorduk.
O fotoğrafa uzun süre baktım.
Bir zamanlar o kadını kendim sanıyordum.
Şimdi ise ona baktığımda yalnızca genç, aşık ve insanlara güvenmekten korkmayan bir kadın görüyordum.
Fotoğrafı yırtmadım.
Çöpe de atmadım.
Bir kutuya koydum.
Çünkü geçmişimi yok etmek istemiyordum.
Onu hatırlamak istiyordum.
Ama hayatımı onun üzerine kurmak istemiyordum.
Ertesi sabah yeniden işe başladım.
İlk günler kolay değildi. Merdivenleri çıkarken karnımdaki yara ağrıyor, geceleri uykumdan korkuyla uyanıyordum. Bazen mutfakta iki kişilik yemek hazırlıyor, sonra masaya tek bir tabak koyduğumu fark ediyordum.
Ama her geçen gün biraz daha güçlendim.
Bir yıl sonra kendi yatırım danışmanlık şirketimi kurdum.
Eskiden Baran’ın soyadı sayesinde insanların bana kapı açtığını düşünürdüm. Şimdi o kapıları kendi adımla açıyordum.
İşlerim büyüdü.
Kendi evimi aldım.
Hayatımda yeni insanlar oldu.
Fakat uzun süre kimseyi kendime yaklaştırmadım.
Çünkü artık sevginin yalnızca güzel sözlerden oluşmadığını biliyordum.
Sevgi, en zor anda karşındaki insanı korumaktı.
Baran ise en zor anda beni değil, başka bir kadının yalanını seçmişti.
Davanın sonucu açıklandığında Baran suçunun karşılığını aldı. Nihan’ın kurduğu yalanlar da ortaya çıkmıştı. İkisi de hayatlarının geri kalanında yaptıklarının sonuçlarıyla yaşamak zorundaydı.
Bir gün mahkeme çıkışında Baran’la karşılaştım.
Eskiden yanında yürürken kendimi dünyanın en şanslı kadını sanırdım.
Şimdi ise karşımda duran adam bana yalnızca geçmişte yaptığım bir hatayı hatırlatıyordu.
“Serra,” dedi.
Durmadım.
“Lütfen sadece bir dakika.”
Yavaşça döndüm.
Baran’ın gözleri dolmuştu.
“Seni hâlâ seviyorum.”
İçimden derin bir nefes aldım.
“Ben de bir zamanlar seni seviyordum.”
Yüzündeki umut bir anda belirdi.
Ama devam ettim.
“Fakat sevdiğim adam artık yok.”
Başını eğdi.
“Değiştim.”
“Belki.”
“Bana hiç mi acımıyorsun?”
Bu kez ona uzun uzun baktım.
“Sana acımıyorum, Baran. Ama senden nefret de etmiyorum.”
Şaşırdı.
“Bunu nasıl yapabiliyorsun?”
“Çünkü senden nefret edersem hayatımın geri kalanını hâlâ sana vermiş olurum.”
Baran sessiz kaldı.
“Sen benim hayatımdan bir yıl çaldın. Çocuklarımın hayatını elimden aldın. Güvenimi kırdın. Ama kalan yıllarımı sana vermeyeceğim.”
Gözlerinden yaşlar süzüldü.
“Beni affedemez misin?”
“Affetmek, yaptığını unutmak değildir.”
Bir adım geri çekildim.
“Belki bir gün seni affederim. Ama seni hayatıma geri almam.”
Sonra arkamı dönüp yürüdüm.
Bu kez arkamdan gelmedi.
O gün eve dönerken ilk kez içimde ağır bir yükün kalktığını hissettim.
Akşam üzeri balkona çıktım.
Şehir ışıkları yavaş yavaş yanıyordu.
Masamın üzerinde iki küçük beyaz çiçek vardı.
Onları her yıl çocuklarım için alıyordum.
Çiçeklere baktım.
“Keşke sizi kucağıma alabilseydim,” diye fısıldadım.
Gözlerim doldu.
“Ama sizi unutmayacağım.”
Sonra çiçekleri balkonun kenarındaki küçük vazoya yerleştirdim.
O gece uzun zaman sonra huzurlu bir şekilde uyudum.
Aradan birkaç ay geçti.
Bir sabah iş yerimde toplantıdan çıktığımda sekreterim kapıda beni bekliyordu.
“Serra Hanım, bir ziyaretçiniz var.”
“Kim?”
“Tanımadığını söyledi ama sizi yıllardır tanıdığını belirtti.”
Kaşlarımı çattım.
“Kimmiş?”
Sekreterim bir isim söyledi.
Kalbim bir an duracak gibi oldu.
Çünkü o isim, Baran’ın yıllar önce hayatımıza girmesinden çok önce tanıdığım birine aitti.
O gün eve döndüğümde eski fotoğraf kutumu çıkardım.
İçinden yıllardır bakmadığım birkaç fotoğraf buldum.
Birinde annemle babam vardı.
Bir diğerinde çocukluğum…
Ve en altında, yıllar önce çekilmiş bir aile fotoğrafı.
Fotoğrafa baktığımda bir şeyi fark ettim.
Hayatım boyunca kendimi Baran’ın eşi, kaybettiğim çocukların annesi ya da yaşadığı acının kurbanı olarak görmüştüm.
Oysa ben bunların hiçbirinden ibaret değildim.
Ben Serra’ydım.
Yıkılmış ama yeniden ayağa kalkmıştım.
Sevmiş ama sevgimin beni yok etmesine izin vermemiştim.
Kaybetmiş ama yaşamaya devam etmiştim.
Ve sonunda şunu anlamıştım:
Bazı insanlar hayatımıza kalmak için değil, kim olduğumuzu anlamamız için girer.
Baran benim hayatımın sonu değildi.
O sadece hayatımın en acı bölümüydü.
Ben o bölümü kapattım.
Çocuklarımın hatırasını kalbimde taşıyarak yeni bir sayfa açtım.
Çünkü bazen gerçek zafer, seni yaralayan kişiden intikam almak değildir.
Gerçek zafer, onun seni bir daha asla tanımlamasına izin vermemektir.
O gece balkondaki iki beyaz çiçeğe son kez baktım.
Gülümsedim.
“Artık korkmuyorum,” dedim.
Ve yıllar sonra ilk kez geleceği düşünürken geçmişten korkmadım.
Çünkü artık biliyordum:
Hayat benden çok şey almıştı.
Ama beni kendimden alamamıştı.
Ve ben, kaybettiklerimin yasını tutarken bile, kalan hayatımı yeniden sevmeyi seçmiştim.