Tekrar okumaya başladım.
Tarık, beni ilk kez on iki yıl önce uzaktan gördüğünü yazmıştı. Babasının eski belgeleri arasında annemin adresini bulmuş, merakına yenilip yaşadığımız mahalleye gelmişti. O sırada ben üniversiteye hazırlanıyormuşum. Beni okuldan çıkarken görmüş ama yanıma gelmeye cesaret edememiş.
“Senin hayatına girip her şeyi altüst etmeye hakkım olmadığını düşündüm,” diye yazmıştı.
Yıllar boyunca sosyal medya üzerinden beni takip etmiş. Evlenmediğimi, annemi kaybettiğimi, sonra da gönüllü bakım programına katıldığımı öğrenmişti.
Kanser teşhisi aldığında ise zamanının çok az kaldığını anlamıştı.
Ve o zaman hayatında ilk kez bencil davranmaya karar verdiğini söylüyordu.
Programın yöneticilerine bağışta bulunarak özellikle benim bölgedeki hastalar arasında görevlendirilmemi sağlamıştı. Bunu okuduğumda öfkeyle ayağa kalktım.
“Beni manipüle etmiş.”
Avukat itiraz etmedi.
“Evet. Bunu kendisi de mektupta kabul ediyor.”
Devam ettim.
Tarık, ilk başta sadece birkaç kez beni görmek istediğini yazmıştı. Bana gerçeği anlatmayacaktı. Fakat zaman geçtikçe, beklediğinden çok daha fazla bağlanmıştı.
Mektubun bir yerinde şöyle diyordu:
“Hayatım boyunca kardeşim olduğunu bildiğim ama bana kardeş diyemeyen tek insan sendin.”
Gözlerim doldu.
Sonra evlilik teklifinin olduğu bölüme geldim.
Tarık bunun hayatındaki en büyük yanlış anlaşılma olacağını bildiğini yazmıştı. Benden romantik bir eş olmak istememişti. Zaten bunu açıkça söylemişti. Onun istediği, ölüm belgesinde bile olsa hayatında bir aile bağının bulunmasıydı.
Ama yalnızlık tek sebep değilmiş.
Tarık’ın vasiyeti vardı.
Avukat bu noktada önümdeki kalın dosyayı açtı.
Tarık aslında sandığım gibi sıradan bir evde yalnız yaşayan parasız bir adam değildi. Babasından kalan yatırımları yıllar içinde büyütmüş, şirket hisselerini satmış ve önemli bir servetin sahibi olmuştu. Küçük mavi evde yaşamasının sebebi gösterişten hoşlanmamasıydı.
Arkasında yaklaşık otuz milyon liralık bir mal varlığı bırakmıştı.
Bir anda başımı kaldırdım.
“Bunu bana mı bıraktı?”
“Büyük bölümünü.”
İlk hissettiğim şey sevinç değildi.
Öfkeydi.
“Yani bunun için mi benimle evlendi? Bana para bırakabilmek için?”
Avukat başını iki yana salladı.
“Hayır. Vasiyetinizi öğrenmeden önce de size miras bırakabilirdi. Evlilik bunun için gerekli değildi.”
“Öyleyse neden?”
Adam dosyadan başka bir kâğıt çıkardı.
“Çünkü Tarık servetin tamamını size bırakmadı.”
Vasiyetin yarısı, kanser hastalarının evde bakım masraflarını karşılayacak bir vakıf kurulması için ayrılmıştı. Bir kısmı gönüllü bakım programına bağışlanacaktı. Bana kalan pay ise annemin yıllar önce hakkı olduğu hâlde hiç alamadığı paranın karşılığı olarak hesaplanmıştı.
Tarık mektubunda bunu da açıklıyordu.
Babaları Cemal, anneme yıllarca maddi destek vermesi gerekirken bunu yapmamıştı. Tarık yıllar sonra bu gerçeği öğrenmiş ve kendince babasının borcunu kapatmaya karar vermişti.
Ama yine de mirası hemen kabul edemedim.
“Bu doğru değil,” dedim. “Ben onun parası için yanında değildim.”
Avukat hafifçe gülümsedi.
“Tam olarak bu yüzden size bıraktı.”
O gece sabaha kadar uyuyamadım.
Tarık’a kızgındım.
Bana gerçeği söylemediği için, hayatıma gizlice girdiği için, beni kendi hikâyesinin içine benim haberim olmadan çektiği için öfkeliydim.
Ama aynı zamanda onu özlüyordum.
Bu iki duygunun aynı anda var olabileceğini ilk kez o gece öğrendim.
Ertesi sabah mavi eve gittim.
Tarık’ın eşyaları hâlâ yerindeydi. Satranç tahtamız salondaki masanın üzerinde duruyordu. Son oyunumuz yarım kalmıştı.
Onun tarafındaki siyah şahın yanında küçük, katlanmış bir kâğıt fark ettim.
Daha önce görmemiştim.
Açtığımda yalnızca birkaç cümle vardı.
“Bunu bulduysan muhtemelen bana çok kızgınsın. Haklısın. Sana kardeşim olduğumu söylemeye korktum. Çünkü hayatım boyunca kaybetmediğim tek şeyi, seni hiç kazanamadan kaybetmekten korktum.”
Kâğıdı göğsüme bastırıp uzun süre ağladım.
Haftalar sonra mirasın bana kalan kısmının yalnızca küçük bir bölümünü kendim için tuttum. Geri kalanıyla Tarık’ın adına yeni bir destek programı kurdum.
Programın tek amacı ağır hastalıklarla mücadele eden insanlara yemek ya da ilaç götürmek değildi.
Yanlarında kimse olmayan insanların son günlerinde yalnız kalmamasını sağlamaktı.
Adını Tarık Evi koydum.
Bir yıl sonra merkezin girişine küçük bir satranç masası yerleştirdik.
Yanındaki pirinç levhada tek bir cümle yazıyordu:
“Bazen aile, aynı evde büyüdüğümüz insanlar değildir; hayatın bizi çok geç de olsa yeniden buluşturduğu insanlardır.”
Tarık bana gerçeği zamanında söylemedi.
Bunun için onu tamamen affettiğimi söyleyemem.
Ama artık şunu biliyorum:
O, son günlerinde yalnız olmadığını düşünerek öldü.
Ben ise onun ölümünden sonra, hayatım boyunca yalnız bir çocuk olduğumu sandığım hâlde aslında bir ağabeyimin olduğunu öğrendim.
Onu çok geç tanımıştım.
Ama bazen bir insanı ne kadar uzun süre tanıdığınız değil, hayatınızda bıraktığı iz belirler her şeyi.
Tarık benim hayatımda yalnızca on gün boyunca eşim oldu.
Fakat gerçekte, bilmeden geçirdiğim kırk yıla yakın bir süre boyunca kardeşimdi.
Ve bugün hâlâ biri bana neden ağır hastaların yanında gönüllü olarak çalışmaya devam ettiğimi sorduğunda aynı cevabı veriyorum:
Çünkü bir zamanlar ölmek üzere olan bir adam bana, bir insan için son anda yapılabilecek en büyük iyiliğin onu kurtarmak olmadığını öğretti.
Bazen yapabileceğiniz en büyük şey, giderken elini tutmak ve ona şunu hissettirmektir:
“Bu dünyadan yalnız ayrılmıyorsun. Birinin hayatında gerçekten yerin vardı.”