Seksen Bir Yaşımda Evimin Kilitlerini Değiştirdim
81 yaşımdayken gelinim camideki bir hayır etkinliğindeyken kendi evimin kilitlerini değiştirdim. Dört yıldır benim çatımın altında yaşıyor, mektuplarımı açıyor, faturalarımı kontrol ediyor ve herkese artık kendi işlerimi halledemeyecek kadar yaşlandığımı söylüyordu. O pazar sabahı, elimde kahvemle verandaya oturdum ve anahtarının kapıyı açmadığı anı bekledim. Yaşanacak yüzleşmeye hazır olduğumu sanıyordum. Ama sonra gelinim arabasına doğru döndü ve arka kapısının ardına kadar açık olduğunu fark ettim…
Benim adım Münevver. 81 yaşındayım ve 1975 yılından beri Bursa’nın Mudanya ilçesindeki aynı evde yaşıyorum.
Rahmetli eşim Rıza’yla bu evi aldığımızda peşinatını denkleştirecek kadar bile paramız yoktu.
Odaları kendi ellerimizle boyamıştık. Rıza yemek odasındaki ahşap dolabı elleriyle yapmıştı. Tek oğlumuz Hakan, ilk adımlarını salonun parke döşemesinde atmıştı.
Rıza vefat ettikten sonra ev dayanılmaz derecede sessizleşti.
Bu yüzden Hakan ve eşi Selma, daha büyük bir ev almak için para biriktirirken altı aylığına yanıma taşınıp taşınamayacaklarını sorduklarında kabul ettim.
Altı ay, dört yıla dönüştü.
Hakan işi gereği sürekli şehir dışına çıkıyordu. Bu yüzden Selma’yla çoğu zaman evde yalnız kalıyorduk.
Başlangıçta çok yardımcı oluyordu.
Beni doktor randevularıma götürüyor, ilaçlarımı eczaneden alıyor, kalçam ağrıdığında market alışverişini yapıyordu.
Zamanla yardım etmek, işlerimi yönetmeye dönüştü.
Ardından işlerimi yönetmek, hayatımı kontrol etmeye başladı.
Mektuplarımı izinsiz açıyordu.
Doktorların doğrudan bana sorduğu soruları benim yerime cevaplıyordu.
Banka evraklarımı ve önemli belgelerimi alt kattaki kilitli bir dolaba taşımıştı.
Ne zaman itiraz etsem, sanki huysuz bir çocukmuşum gibi gülümsüyordu.
“Artık böyle karmaşık işlerle uğraşmana gerek yok Münevver anne.”
Hakan da her zaman karısını savunuyordu.
“Anne, Selma sadece hayatını kolaylaştırmaya çalışıyor.”
Sonunda onların yanında tartışmayı bıraktım.
Selma ise sessizliğimi güçsüzlük sandı.
Kilidi değiştirmemden yaklaşık sekiz ay önce gözlerim eskisi kadar iyi görmemeye başlamıştı.
İnsanların yüzlerini hâlâ rahatça seçebiliyordum.
Büyük harflerle yazılmış yazıları okuyabiliyordum.
Ama küçük yazıları okumakta zorlanıyordum.
Buna karşılık zihnim hâlâ son derece berraktı.
Selma’ya görme konusunda ne kadar zorlandığımı tam olarak anlatmadım.
Bunun yerine her çarşamba en eski arkadaşım Necla Yıldırım’ı ziyaret etmeye başladım.
Necla, otuz yılı aşkın süre bir avukatlık bürosunda çalışmıştı.
Mektuplarımı ve belgelerimi yanımda götürüyordum. O da önemli olanları bana yüksek sesle okuyordu.
Bir öğleden sonra, Selma’nın “sigorta işlemleri için gerekli bir belge” dediği evrakı Necla’ya uzattım.
Necla ilk sayfayı iki kez okudu.
“Bu sigorta belgesi değil.”
“Peki ne?”
“Bu, geniş yetkiler içeren bir vekâletname.”
Belgeyi imzalasaydım Selma, banka hesaplarım ve mal varlığımla ilgili işlemlerde benim adıma son derece geniş yetkilere sahip olacaktı.
İmza kısmı henüz boştu.
İki hafta sonra başka bir belge ortaya çıktı.
Bu kez belgede benim kafası karışık, unutkan ve parasını kendi başına yönetemeyen biri olduğum yazıyordu.
Ardından evimin Hakan’a devredilmesini öngören bir tapu devir işlemi taslağı çıktı.
Yine benim imzam yoktu.
İşte o zaman Necla beni yaşlıların hakları ve mal varlığı davalarıyla ilgilenen Avukat Ferda Demir’le tanıştırdı.
Ferda, bürosuna girdiğim ilk andan itibaren bana kendi kararlarını verebilen yetişkin bir insan gibi davrandı.
Bağımsız bir sağlık değerlendirmesi yaptırmamı sağladı.
Doktorun vardığı sonuç son derece açıktı.
Görme yetim zayıflıyordu.
Hareket kabiliyetim kısıtlıydı.
Ama zihinsel açıdan kendi kararlarımı verebilecek durumdaydım.
Ferda hemen banka hesaplarıma şüpheli işlem uyarıları konulmasını ve para transferleri için daha sıkı kimlik doğrulama şartları uygulanmasını sağladı.
Ayrıca tapu müdürlüğüne başvurarak iznim dışında taşınmazımla ilgili işlem yapılabileceğinden endişelendiğimi bildirdi.
Ardından bana her şeyi kaydetmemi söyledi.
Ben de öyle yaptım.
Selma’nın mektuplarımı açmasını.
Doktorlara unutkanlığımın arttığını söylemesini.
Rıza’yla birlikte evin asıl tapu belgelerini nerede sakladığımızı sormasını.
Yakında benim için “daha güvenli bir yere” taşınmamın gerekebileceğini ima etmesini.
Yine de içten içe Selma’nın tehlikeli biri değil, yalnızca her şeyi kontrol etmek isteyen biri olduğuna inanmak istiyordum.
Ta ki bir pazar öğleden sonra mutfakta kız kardeşi Figen’le konuştuğunu duyana kadar.
Yürütecimle koridordan geçerken Selma’nın şu sözlerini işittim:
“Hakan cuma günü belgeyi imzaladı.”
Figen sordu:
“Münevver teyzenin haberi var mı?”
Selma güldü.
“O, faturalarını ödemesine yardımcı olmak için hazırlanan evraklar olduğunu sanıyor.”
Olduğum yerde durdum.
“Peki ev ne olacak?”
“Onun üzerinde çalışıyorum.”
“Ya huzurevi meselesi?”
“Gülistan Yaşam ve Bakım Merkezi’ne geri alınabilir bir kapora yatırdım.”
Yürütecin tutacaklarını sımsıkı kavradım.
“Peki kendisi kabul etti mi?”
“Hayır. Doktorun fizik tedaviden sonra bir süre orada kalmasını istediğini söyleyeceğim. Bir kez oraya yerleşti mi vesayet meselesini de gündeme getiririz.”
İçime bir korku çöktü.
Figen sesini alçalttı.
“Hakan bütün bunları biliyor mu?”
“Annesinin yardıma ihtiyacı olduğunu biliyor.”
“Ben onu sormadım.”
Selma içini çekti.
“Annesinin iyiliği için olduğunu söylediğim sürece önüne ne koyarsam imzalıyor.”
Ardından hayatım boyunca unutamayacağım o cümleyi kurdu.
“Bir kez o evden çıktı mı her şey çok daha kolay olacak.”
Sessizce yatak odama döndüm ve Ferda’yı aradım.
Pazartesi öğleden sonraya kadar ilgili belgeleri toplamaya başlamıştı.
Belgelerden birinde Hakan’ın gerçek imzası vardı.
İlk bakışta oğlum, benim akıl sağlığımın yerinde olmadığını ve kendi işlerimi yönetemediğimi belirten bir beyanı bilerek imzalamış gibi görünüyordu.
Ama Ferda tuhaf bir ayrıntı fark etti.
İmzanın bulunduğu sayfanın biçimi, önceki sayfaların düzeniyle uyuşmuyordu.
Hakan daha sonra Selma’nın kendisine annesinin faturalar, randevular ve resmî işlemler konusunda yardıma ihtiyaç duyduğunu belirten kısa bir metin verdiğini itiraf etti.
O da dikkatlice okumadan son sayfayı imzalamıştı.
Selma daha sonra oğlumun gerçek imzasının bulunduğu sayfayı, benim kendi kararlarımı veremediğimi iddia eden başka bir belgeye eklemişti.
Bu durum Hakan’ın dikkatsizliğini haklı çıkarmıyordu.
Ama gerçek imzasının, hiç okumadığını söylediği bir belgede nasıl yer aldığını açıklıyordu.
Sonra Ferda daha da korkunç bir şey keşfetti.
Necla’nın aylar önce bulduğu, imzalanmamış vekâletnameyi hatırlıyor musunuz?
Selma görünüşe göre önce beni ikna ederek bu vekâletnameyi imzalatmaya çalışmıştı.
Ben imzalamayınca daha sonra aynı belgenin üzerinde benimkine benzeyen bir imza bulunan başka bir nüshası elektronik ortamda bankama gönderilmişti.
Ama o imza bana ait değildi.
Ferda daha önceden hesaplarıma ek güvenlik önlemleri koydurduğu için banka belgeyi şüpheli olarak işaretlemişti.
Üstelik takip eden pazartesi günü gerçekleştirilmek üzere 1 milyon 850 bin liralık bir para transferi talimatı da verilmişti.
Hesabımdan tek kuruş çıkmadan transfer engellenmişti.
Ferda’nın elinde artık yalnızca şüpheler yoktu.
Sağlık değerlendirme raporum, usulsüzlük şüphesi taşıyan vesayet belgeleri, sahte imzalı finansal evrak, engellenen para transferi ve mutfakta duyduğum konuşmaya ilişkin imzalı ifadem vardı.
Bunun üzerine acil hukuki koruma talebinde bulundu.
Mahkeme, iddialar soruşturulurken evimin kullanımının geçici olarak yalnızca bana bırakılmasına karar verdi.
Kararda, Hakan ve Selma’nın benim iznim olmadan eve giremeyeceği açıkça belirtiliyordu. Yalnızca kişisel eşyalarını almak için önceden belirlenen bir zamanda, gözetim altında içeri girmelerine izin verilecekti.
Ferda ancak bu kararı aldıktan sonra evin kilitlerini değiştirmemi söyledi.
Böylece pazar sabahı Çetin Usta adında bir çilingir gelip bütün dış kapıların kilitlerini değiştirdi.
Saat 09.15’te yeni anahtarları bana teslim etti.
“Yakınlarda kalmamı ister misin teyzeciğim?” diye sordu.
“Sanırım hallederim.”
Gülümsedi.
“Bir şeye ihtiyacın olursa ara.”
Saat 10.43’te Selma’nın siyah cipi bahçenin girişine yanaştı.
Üzerinde açık sarı renkli, şık bir elbise vardı. Elinde de camideki hayır etkinliğinden aldığı katlanmış bir duyuru kâğıdı tutuyordu.
Ön kapıya yürürken yüzüme neredeyse hiç bakmadı.
“Günaydın,” dedim.
“Günaydın.”
Anahtarını kilide soktu.
Ama anahtar dönmedi.
Bir kez daha denedi.
Sonra daha sert zorladı.
“Münevver anne, kapının kilidinde bir sorun var.”
“Kilitte hiçbir sorun yok.”
Bana döndü.
“Ne yaptın sen?”
“Kilidi değiştirdim.”
Birkaç saniye boyunca öylece yüzüme baktı.
Sonra yüzündeki ifade sertleşti.
“Beni kapının dışında bırakamazsın. Ben burada yaşıyorum.”
“Yaşıyordun.”
“Yeni anahtarı ver.”
“Hayır.”
“Kafan karışmış senin.”
İşte yine aynı kelime.
“Hayır.”
Bana doğru bir adım attı.
“Düşmeden önce otur şuraya. Hakan’ı arıyorum.”
“Lütfen ara.”
“Yine ne yaptığını bilmediğin bir dönem geçiriyorsun.”
Kahve fincanımı kaldırdım.
“Ben sadece huzurlu bir pazar sabahı geçiriyorum.”
Selma öfkeyle arkasını döndü ve hızlı adımlarla arabasına doğru yürüdü.
İşte tam o anda siyah cipinin arka kapısının ardına kadar açık olduğunu fark ettim.
Arabanın arka koltuğunda büyük, siyah bir spor çantası duruyordu. Fermuarı yarıya kadar açıktı. İçinden tanıdık bir şeyin ucu görünüyordu.
Rıza’nın eski deri evrak çantası.
Kalbim hızlandı.
O çantayı yıllardır yatak odamın dolabında saklıyordum. İçinde evimizin ilk tapu belgeleri, Rıza’nın askerlik fotoğrafları, evlilik cüzdanımız ve yıllar boyunca biriktirdiğimiz önemli evraklar vardı.
Selma arabaya binmek üzereyken seslendim.
“O çantayı nereden aldın?”
Bir an duraksadı.
“Hangi çantayı?”
“Arka koltuktaki. Rıza’nın çantası.”
Selma hızla arka kapıyı kapattı.
“Eski eşyaları ayırdım. Evde gereksiz yer kaplıyorlar.”
“Benim yatak odamdan mı aldın?”
“Anne, şimdi bunun sırası değil.”
“Adım Münevver. Ve sana bir soru sordum.”
İlk kez yüzünde gerçek bir telaş gördüm.
“Ben sadece evi düzenliyordum.”
“Öyleyse çantayı geri ver.”
“Önce Hakan gelsin.”
Telefonunu çıkardı. Oğlumu ararken verandadan kalkıp kapının yanında bekleyen sandalyeye geçtim.
Ferda’nın söylediklerini hatırlıyordum.
Tartışmaya girme. Kimseyi içeri alma. Bir sorun çıkarsa polisi ara.
Selma telefonla konuşmaya başladı.
“Hakan, hemen eve gelmen gerekiyor. Annen kilitleri değiştirmiş. Bizi sokağa atmaya çalışıyor!”
Bir süre dinledi.
Sonra bana bakarak ekledi:
“Hayır, iyi değil. Bence artık ne yaptığının farkında değil.”
Bu sözleri artık beni incitmiyordu.
Çünkü elimde gerçeği kanıtlayacak belgeler vardı.
Yaklaşık yirmi dakika sonra Hakan’ın arabası bahçeye girdi.
Oğlum aceleyle indi.
“Anne, neler oluyor?”
“Karına sor.”
Selma hemen araya girdi.
“Sabah geldim, kapının kilitleri değiştirilmiş. Anahtarımı bile vermiyor!”
Hakan bana döndü.
“Anne, bunu neden yaptın?”
“Çünkü burası benim evim.”
“Elbette senin evin ama…”
“Ama ne, Hakan?”
Cevap veremedi.
Tam o sırada Ferda’nın arabası sokağın başında göründü.
Onu aramıştım. Yolda olduğunu söylemişti.
Ferda arabadan inince Selma’nın yüzündeki renk değişti.
“Bu kadın burada ne arıyor?”
Ferda sakin bir sesle cevap verdi.
“Münevver Hanım’ın avukatıyım.”
Çantasından bir dosya çıkardı ve Hakan’a uzattı.
“Mahkemenin geçici koruma kararı. Lütfen dikkatlice okuyun.”
Hakan sayfaları çevirmeye başladı.
Yüzündeki şaşkınlık giderek büyüyordu.
“Bu ne demek? Biz eve giremeyecek miyiz?”
“Annenizin izni olmadan giremeyeceksiniz. Kişisel eşyalarınızı almak için gözetimli bir düzenleme yapılacak.”
Selma öfkeyle bağırdı.
“Bu saçmalık! Ben dört yıldır burada yaşıyorum!”
Ferda gözlerini ondan ayırmadı.
“Bu, evin mülkiyetini size vermiyor.”
Hakan belgeleri okumaya devam etti.
Sonra bir sayfada durdu.
“Burada sahte belge düzenlenmesinden söz ediliyor.”
Selma hemen elini uzattı.
“Ver şunu bana.”
Hakan dosyayı geri çekti.
“Bir dakika.”
Hayatımda ilk kez oğlumun karısına karşı bu kadar kararlı konuştuğunu duydum.
Ferda başka bir belge gösterdi.
“Bu imza size mi ait, Hakan Bey?”
Hakan başını salladı.
“Evet.”
“Peki bu beyanı okudunuz mu?”
“Hayır. Selma annemin faturalarına yardımcı olmak için…”
Sözünü tamamlayamadı.
Çünkü Ferda iki belgeyi yan yana koymuştu.
İmza sayfasının farklı bir metne eklendiği açıkça görülüyordu.
Hakan karısına döndü.
“Selma, bu ne?”
“Avukatın seni kandırıyor.”
“Bu belgeyi sen hazırlamadın mı?”
“Annenin yardıma ihtiyacı var!”
“Ben sana bunu sormadım!”
Selma sustu.
Ferda ardından banka kayıtlarını çıkardı.
“Burada da Münevver Hanım adına düzenlenmiş sahte imzalı bir vekâletname ve engellenmiş para transferi var.”
Hakan’ın gözleri büyüdü.
“Bir milyon sekiz yüz elli bin lira mı?”
“Evet.”
“Bu para nereye gidecekti?”
Ferda dosyaya baktı.
“Selma Hanım’ın kişisel hesabına.”
Bahçeye ağır bir sessizlik çöktü.
Hakan birkaç saniye boyunca karısına baktı.
“Doğru mu bu?”
Selma gözlerini kaçırdı.
“Ben o parayı çalmayacaktım.”
Kimse konuşmadı.
Sonra Selma hatasını fark etmiş gibi dudaklarını ısırdı.
Hakan fısıldadı.
“Demek gerçekten para transferi yapmaya çalıştın.”
“Bir yatırım fırsatı vardı. Parayı geri koyacaktım.”
“Annemin haberi olmadan mı?”
“Nasıl olsa o parayı kullanmıyor!”
Bu kez dayanamayıp ayağa kalktım.
“Benim paramı nasıl kullanacağıma sen karar veremezsin.”
Selma bana döndü.
“Sizin yaşınızdaki insanların bu kadar parayı bankada tutmasının ne anlamı var?”
“Anlamını bilmek zorunda değilsin.”
Ferda hafifçe koluma dokundu.
“Münevver Hanım, oturmanız daha iyi olur.”
Otururken arabanın arka koltuğundaki çantayı işaret ettim.
“Bir de Rıza’nın evrak çantasını götürmeye çalışıyor.”
Hakan şaşkınlıkla arabaya baktı.
“Hangi çanta?”
Selma hızla cevap verdi.
“Eski belgeleri düzenlemek için almıştım.”
Ferda’nın sesi sertleşti.
“Mahkeme kararına göre, evden alınan ve Münevver Hanım’a ait olan eşyaların iade edilmesi gerekiyor.”
Selma itiraz etti.
“Bunlar benim eşyalarım da olabilir.”
“Öyleyse polis nezaretinde incelenir.”
Polis kelimesini duyunca Selma’nın yüzü gerildi.
“Bu kadar büyütmeye gerek yok.”
Arabanın kapısını açtı, deri çantayı çıkarıp yere bıraktı.
Ama Ferda durdurdu.
“İçindekileri de kontrol edeceğiz.”
Selma’nın gözleri bir anlığına büyüdü.
İşte o anda çantanın içinde yalnızca eski belgelerimin bulunmadığını anladım.
Ferda polisi aradı.
Yaklaşık yarım saat sonra iki polis memuru geldi. Durumu dinlediler, mahkeme kararını incelediler ve çantanın içeriğine bakılması için benim iznimi aldılar.
İçinden evimizin eski tapu belgeleri çıktı.
Rıza’nın fotoğrafları da oradaydı.
Fakat altında başka bir dosya vardı.
Üzerinde Gülistan Yaşam ve Bakım Merkezi’nin adı yazıyordu.
Ferda dosyayı açtı.
İlk sayfada benim adıma hazırlanmış bir kabul formu bulunuyordu.
İkinci sayfada sağlık bilgilerim vardı.
Üçüncü sayfada ise daha önce hiç görmediğim bir imza bulunuyordu.
Benim imzam.
Ama o da sahteydi.
Daha kötüsü, formda bakım merkezine kendi isteğimle yerleşmeyi kabul ettiğim yazıyordu.
Hakan başını iki eli arasına aldı.
“Selma, sen ne yapıyordun?”
Karısı ağlamaya başladı.
“Ben sadece her şeyi yoluna koymaya çalışıyordum.”
“Annemin hayatını mı?”
“Bizim geleceğimizi!”
Oğlum başını kaldırdı.
“Ne geleceği?”
Selma’nın gözlerinden yaşlar süzülüyordu.
“Hakan, sen hiçbir şey bilmiyorsun. Ev almak için ne kadar paraya ihtiyacımız olduğunu biliyor musun?”
“Biriktirdiğimiz paralar ne oldu?”
Selma sustu.
Hakan bir adım yaklaştı.
“Selma, sana soru soruyorum.”
“Yatırım yaptım.”
“Ne yatırımı?”
“Bir arkadaşımın şirketine ortak oldum. Sonra işler kötüye gitti.”
“Ne kadar kaybettin?”
Selma gözlerini yere indirdi.
“Yaklaşık iki milyon lira.”
Hakan sendeledi.
“Bizim birikimlerimizi mi?”
Selma cevap vermedi.
Bu sessizlik cevabın kendisiydi.
Ferda hemen araya girdi.
“Bu konunun da ayrıca araştırılması gerekiyor.”
Selma ellerini yüzüne kapattı.
“Parayı geri almak için bir fırsatım vardı. Ama sermaye gerekiyordu.”
Hakan acıyla güldü.
“Ve annemin parasını kullanacaktın.”
“Sonra hepsini geri ödeyecektim.”
“Peki evi neden üzerime geçirmek istedin?”
Selma’nın cevabı gecikti.
“Teminat gösterebilirdik.”
O an her şey yerli yerine oturdu.
Benim evim, benim birikimlerim, benim hayatım…
Hepsi Selma’nın yaptığı hataları kapatmak için kullanılacaktı.
Üstelik bunu yapabilmek için beni akli dengesi yerinde olmayan bir kadın gibi göstermeye çalışmıştı.
Polis memurları belgeleri tutanak altına aldı. Selma’nın ifadesinin alınması ve dosyadaki belgelerin incelenmesi gerektiğini söylediler.
Selma ayrılmadan önce bana son kez baktı.
“Beni hiç sevmedin zaten.”
Başımı iki yana salladım.
“Yanılıyorsun. Seni ailemden biri saydım. En büyük hatam da sana güvenmem değildi. Senin bu güveni kullanabileceğini kabullenmekte gecikmemdi.”
Selma cevap vermedi.
Polislerle birlikte giderken Hakan arkasından bakakaldı.
Sonra verandanın basamaklarına oturdu.
Yüzünü ellerine gömdü.
“Anne, ben ne yaptım?”
Yanına gidemedim. Kalçam ağrıyordu.
Ama ona bakarak konuştum.
“Sen görmen gereken şeyleri görmedin, oğlum.”
“Gerçekten bilmiyordum.”
“Biliyorum.”
“Beni affedebilecek misin?”
Uzun süre düşündüm.
“Bir gün belki. Ama önce kendi yaptığın hataları kabul etmen gerekiyor.”
Hakan başını kaldırdı.
“Haklısın.”
O gün oğlumu eve almadım.
Çünkü affetmekle yeniden güvenmek aynı şey değildi.
Sonraki haftalar hayatımın en yorucu dönemlerinden biri oldu.
Savcılık soruşturması başladı. Banka kayıtları, sahte imzalar ve hazırlanan belgeler incelendi.
Ferda, Gülistan Yaşam ve Bakım Merkezi’yle de görüştü.
Merkez yöneticisi, Selma’nın benim adıma başvurduğunu doğruladı. Ancak kayıt sürecinin tamamlanmadığını, resmî kabulden önce benimle doğrudan görüşülmesi gerektiğini söyledi.
Selma’nın yaptığı ödeme yalnızca ön rezervasyon içindi.
Yine de dosyaya sahte imzamın konulmuş olması ciddi bir meseleydi.
Birkaç hafta sonra başka bir ayrıntı ortaya çıktı.
Selma’nın kız kardeşi Figen, savcılığa ifade vermişti.
Selma’nın planını bildiğini fakat ona yardım etmediğini söylüyordu.
Mutfakta duyduğum konuşmayı büyük ölçüde doğrulamıştı.
Üstelik Selma’nın, benim huzurevine yerleştirilmemin ardından evin satılmasını planladığını da anlatmıştı.
Hakan’ın adına geçirilecek ev, önce kredi teminatı olarak kullanılacak, borçlar kapatıldıktan sonra daha pahalı bir eve geçilecekti.
Benim nerede yaşayacağım ise kimsenin umurunda değildi.
Bu gerçeği duyduğum gece uzun süre uyuyamadım.
Yatağımın yanındaki komodinde Rıza’nın fotoğrafı duruyordu.
Fotoğrafı elime alıp fısıldadım:
“Biz bu evi kurarken ne kadar uğraşmıştık, Rıza. Birileri kâğıt üzerinde elimizden alabileceğini sanmış.”
Sanki eski günlerdeki gibi onun sakin sesini duyar gibiydim.
“Sen kolay pes etmezsin Münevver.”
Aylar süren soruşturmanın ardından Selma hakkında sahtecilik ve dolandırıcılığa teşebbüs suçlamalarıyla dava açıldı.
Banka transferi gerçekleşmediği için paramı kaybetmemiştim. Evim de hiçbir zaman devredilmemişti.
Mahkeme, sahte belgelerle ilgili bilirkişi raporlarını ve banka kayıtlarını değerlendirdi.
Selma’nın imzaları taklit ettiği ve yetkisiz para transferi girişiminde bulunduğu tespit edildi.
Sonuçta hakkında mahkûmiyet kararı verildi. Cezanın uygulanmasına ilişkin koşullar ve hukuki süreç ayrıca belirlendi. Bana ait belgelerin iadesi ve zarar doğuran işlemlerle ilgili gerekli kararlar da alındı.
Selma’yla Hakan’ın evliliği ise bu süreçte sona erdi.
Oğlum, ortak birikimlerinin büyük bölümünün kendisinden habersiz kullanıldığını öğrenince boşanma davası açmıştı.
Bir akşam Hakan beni aradı.
“Anne, gelip seninle konuşabilir miyim?”
“Verandada konuşabiliriz.”
Geldiğinde elinde küçük bir paket vardı.
İçinden eski bir fotoğraf çerçevesi çıktı.
Rıza, Hakan ve ben bahçede oturuyorduk.
Hakan o fotoğrafta henüz altı yaşındaydı.
“Babamın yaptığı dolabı hatırlıyor musun?” diye sordu.
“Nasıl unuturum?”
“Ben küçükken dolabın arkasına adımı kazımıştım. Babam kızmamıştı. Bir gün bu evin hikâyesinin benimle devam edeceğini söylemişti.”
Gözleri doldu.
“Ben o hikâyeyi neredeyse bitiriyordum.”
Elini tuttum.
“Bir evin hikâyesi yalnızca duvarlarından ibaret değildir Hakan. İçindeki insanların birbirine nasıl davrandığı da önemlidir.”
“Biliyorum anne.”
“Umarım artık gerçekten biliyorsundur.”
O günden sonra Hakan her hafta beni ziyaret etmeye başladı.
Ama artık hiçbir şeye izinsiz dokunmuyordu.
Mektuplarımı açmıyor, banka işlerime karışmıyor, doktorlarımla benim yerime konuşmuyordu.
Yardıma ihtiyacım olduğunda soruyordu.
“Anne, bunu benim yapmamı ister misin?”
Bazen evet diyordum.
Bazen hayır.
Ve ikisini de kabul ediyordu.
Ferda’nın önerisiyle evraklarımı güvenli bir yerde saklamaya başladım. Bankacılık işlemlerim için ek korumaları sürdürdüm.
Gözlerim için gerekli tedavileri de ihmal etmedim.
Necla ise her çarşamba bana gelmeye başladı.
Birlikte çay içiyor, geçmişten konuşuyor, bazen de Rıza’nın eski fotoğraflarına bakıyorduk.
Bir gün Necla bana gülerek sordu:
“Yeniden evlenmeyi hiç düşündün mü?”
Kahkahalarla güldüm.
“Necla, seksen bir yaşındayım!”
“Ne olmuş? İnsan her yaşta mutlu olabilir.”
“Ben zaten mutluyum.”
Bunu söylerken gerçekten öyle hissediyordum.
Çünkü yıllar sonra kendi evimde yeniden huzur bulmuştum.
Bir pazar sabahı verandaya çıktım.
Bahçedeki güller açmıştı. Denizden hafif bir rüzgâr esiyordu. Mutfaktan yeni demlenmiş çayın kokusu geliyordu.
Elimde fincanımla her zamanki sandalyeme oturdum.
Tam o sırada Hakan geldi.
Kapının önünde durup gülümsedi.
“Anne, içeri girebilir miyim?”
Ben de gülümsedim.
“Elbette oğlum.”
Sonra cebinden bir anahtar çıkardı.
“Bu eski anahtarı hâlâ saklıyorum.”
Bir an sustu.
“Yenisine ihtiyacım yok. Sen kapıyı açtığın sürece yeter.”
Gözlerim doldu.
Çünkü sonunda oğlum anlamıştı.
Bir insanı sevmek, onun hayatını ele geçirmek değildi.
Bazen sevgi, kapının önünde durup içeri girmek için izin istemekti.
Hakan yanıma oturdu. Çayını doldurdum.
Bir süre sessizce bahçeyi seyrettik.
Sonra içeriden duvar saatinin sesi duyuldu.
Rıza’nın yıllar önce astığı eski saat hâlâ çalışıyordu.
Başımı çevirip açık kapıdan evime baktım.
Yemek odasındaki el yapımı dolap yerindeydi. Salonun parkeleri yılların izlerini taşıyordu. Duvarlarda aile fotoğraflarımız asılıydı.
Her şey bana aitti.
Ama en önemlisi, kendi hayatımın kontrolü de yeniden benim ellerimdeydi.
O sabah kilitleri değiştirdiğimde yalnızca bir kapıyı kapattığımı sanmıştım.
Meğer yıllardır üzerime çöken korkuya da kapıyı kapatmışım.
Ve ilk kez, gelecekte ne olacağından korkmadan yaşayabileceğimi hissettim.