Elli iki yaşındaydım ve hayatımın bundan sonrasını oldukça sakin geçireceğimi düşünüyordum. Çocuklarım büyümüş, kendi hayatlarını kurmuştu. Yıllarca başkalarının ihtiyaçlarını düşünerek yaşamıştım. Eşimden ayrılalı da neredeyse on yıl olmuştu. Bir daha âşık olacağıma dair en ufak bir beklentim yoktu. Ta ki o yaz, tek başıma çıktığım tatilde karşıma çıkan adamı görene kadar.
Adı Tayfun‘du. Benden birkaç yaş büyüktü. İlk karşılaşmamız otelin küçük restoranında olmuştu. Elimde kahvemle boş bir masa ararken sandalyesini çekip, “İsterseniz buraya oturabilirsiniz,” demişti. Sesindeki sakinlik hoşuma gitmişti. Ne kendini göstermeye çalışıyordu ne de bana yıllardır alıştığım o yapmacık ilgiyi gösteriyordu. Sadece gülümsüyordu. O gülümsemenin bende bıraktığı etkiyi o zaman anlayamamıştım.
Sonraki günlerde sürekli karşılaşmaya başladık. Sabahları sahilde yürüyüş yapıyor, akşamları otelin terasında uzun uzun konuşuyorduk.
Çocuklarımızdan, geçmişimizden, pişmanlıklarımızdan bahsettik. Tayfun’un hayatında da büyük bir evlilik yarası olduğunu öğrendim. Yıllar önce eşini kaybetmişti. O konuya geldiğimizde yüzündeki ifade değişiyor, birkaç saniye sessiz kalıyordu. Ben de fazla soru sormuyordum. Bazı yaraların üzerine merakla basılmayacağını öğreneli çok olmuştu.
Tatilde geçirdiğimiz son gece, sahilde yan yana otururken bana dönüp, “Seninle daha önce karşılaşmamış olmam hayatın en büyük haksızlığı gibi geliyor,” dedi. Gülümsedim ama içim titredi. Elli iki yaşında bir kadının, yıllar sonra böyle bir cümleyle kalbinin hızlanabileceğini unutmuşum. Tatil bittiğinde birbirimizden ayrılmadık. Şehirlerimiz farklıydı ama telefonlarımız hiç susmadı. Haftalar sonra bana geldi. Ardından ben onun yanına gittim.
Her şey inanılmaz hızlı gelişti.
Altı ay sonra evlenmeye karar verdik.
Ailem şaşkındı. Çocuklarım endişeliydi. “Anne, çok hızlı değil mi?” diye soruyorlardı. Belki de haklıydılar. Fakat ben ilk kez hayatımda, başkalarının ne düşündüğünü değil, kendi kalbimin ne söylediğini dinliyordum. Nikâh günü Tayfun’un elini tuttuğumda, yıllardır üzerime çöken yalnızlığın ilk kez hafiflediğini hissettim.
Evlendikten birkaç hafta sonra birlikte küçük bir tatile çıktık. Akşamüstü odaya döndüğümüzde Tayfun gömleğini çıkardı ve dolabın önünde durdu. Ben yatağın kenarında oturmuş onu izliyordum. Tam o sırada göğsünün sol tarafındaki dövmeyi ilk kez gerçekten fark ettim.
Bir kadın yüzüydü.
Gözleri kapalı, saçları omuzlarına dökülmüş, yüzünde hafif bir gülümseme vardı. Dövme oldukça eski görünüyordu. Birkaç saniye hiçbir şey söyleyemedim. İçimde tuhaf bir şey oldu. Sanki bütün o romantik anların üzerine birden buz gibi su dökülmüştü.
“Bu kim?” diye sordum.
Tayfun hemen gömleğini aldı.
“Eski bir hikâye.”
Bu cevap içime oturdu.
“Eski bir hikâye mi?”
Başını eğdi. “Evet.”
O gece ilk kez aramızda sessizlik oldu. Ben yatağın bir ucunda, o diğer ucunda yatıyordu. Aklımda yüzlerce soru vardı. Kimdi o kadın? Neden göğsüne dövmesini yaptırmıştı? Neden bunca zaman bana bundan bahsetmemişti? En önemlisi, hâlâ onu seviyor muydu?
Sabah kahvaltıda dayanamadım.
“Ben senin eşinim Tayfun. Geçmişindeki herkesi bilmek zorunda değilim. Ama göğsünde başka bir kadının yüzünü taşıdığını evlendikten sonra öğrenmek beni incitti.”
Tayfun uzun süre sustu.
Sonra sandalyesinden kalkıp yanıma geldi. Elimi tuttu.
“Onu sana anlatmak istemediğim için değil,” dedi. “Onu anlatmaya cesaret edemediğim için sustum.”
İçimdeki öfke bir anda meraka dönüştü.
Tayfun pencerenin önüne geçti. Uzun süre dışarı baktı.
“Dövmemdeki kadın, benim eşim değildi.”
Şaşırdım.
“Peki kimdi?”
“Benim kız kardeşim.”
Sanki duyduğum cümlenin anlamını çözmek için birkaç saniyeye ihtiyacım vardı.
Tayfun devam etti.
“Kız kardeşim genç yaşta hayatını kaybetti. Çok zor bir dönemden geçiyordum. O zamanlar onu kaybetmenin acısıyla baş edemiyordum. Bir gün onun bir fotoğrafını buldum. Bana gülümsüyordu. O fotoğraftaki yüzü göğsüme yaptırdım. Çünkü onu kalbime yakın tutmak istedim.”
Gözlerim doldu.
Ama hikâye burada bitmiyordu.
Tayfun, yıllar önce kız kardeşinin küçük bir oğlunu geride bıraktığını anlattı. Çocuk henüz çok küçüktü ve aile içinde herkes kendi acısıyla boğuşurken Tayfun onun sorumluluğunu üstlenmişti. Yıllarca yeğenine hem amca hem baba gibi davranmıştı. Onu büyütmüş, okutmuş, hayata hazırlamıştı.
“Ben o dövmeyi hiçbir zaman başka bir kadının hatırası olarak taşımadım,” dedi. “Ablamın bana bıraktığı sevgiyi unutmamak için taşıdım.”
Başımı eğdim. Utanmıştım.
O gece dövmeye tekrar baktım. Birkaç saat önce beni rahatsız eden o kadın yüzü artık bambaşka görünüyordu. Artık kıskandığım bir yabancı değildi. Tayfun’un hayatındaki en büyük kaybın, en büyük sevginin ve yıllarca taşıdığı sorumluluğun simgesiydi.
Yanına oturdum.
“Bana kızmadın mı?” diye sordu.
“Hayır,” dedim. “Sadece seni kaybetmekten korktum.”
Elimi tuttu.
“Beni zaten buldun.”
Bu söz, içimde yıllardır kapalı duran bir kapıyı açtı.
O günden sonra Tayfun’un göğsündeki dövmeye her baktığımda başka bir şey görmeye başladım. Bir kadının yüzünü değil, bir adamın sadakatini görüyordum. Sevmenin sadece birine sahip olmak olmadığını, bazen bir hatırayı yıllarca kalbinde taşımak olduğunu anlıyordum.
Evliliğimizin üzerinden üç yıl geçti.
Bazen birlikte sahilde yürürken ilk tanıştığımız tatili konuşuyoruz. Tayfun hâlâ o günlerdeki gibi gülümsüyor. Ben de hâlâ onun yanında kendimi genç hissediyorum. Fakat artık sevgimizin yalnızca ilk heyecandan ibaret olmadığını biliyorum.
Çünkü insan bazen hayatının aşkını bulduğunda, onun geçmişini de kabul etmek zorunda kalıyor.
Ben o dövmeyi ilk gördüğümde korkmuştum.
Şimdi ise ne zaman görsem, Tayfun’un kalbinin ne kadar büyük olduğunu hatırlıyorum.
Ve şunu biliyorum:
Bazı insanlar geçmişlerini silerek yeni bir hayata başlamaz. Geçmişlerindeki acıları sevgiye dönüştürüp, o sevgiyle yeni bir hayat kurarlar. Ben de elli iki yaşımda bunu öğrendim. Meğer aşkın yaşı yokmuş; insanın kalbini yeniden açmaya cesaret ettiği gün, hayat yeniden başlıyormuş.