Kutay daha da sıkı sarıldı.
Onu yanımdan ayırmadan eşimi uyandırdım.
Başta ne söylediğimi anlamadı. Sonra Kutay’ın anlattıklarını dinledikçe yüzünün rengi değişti.
Sessizce kalktı ve annesinin kaldığı odaya gitmek istedi.
Kolundan tuttum.
“Şimdi tartışmayacağız,” dedim. “Önce Serra.”
Eşim hiç itiraz etmedi.
Serra’yı uyandırmadan kontrol ettik. Nefesi düzenli görünüyordu ama içimiz rahat etmedi. Hemen çocuk acil servisini aradık. Doktor, bebeğin bu kadar küçük olması nedeniyle beklemememizi söyledi.
Gülsen, biz Serra’yı hazırlarken uyandı.
Koridora çıktığında şaşkın görünüyordu.
“Bu saatte nereye gidiyorsunuz?”
Eşim bu kez ona baktı.
“Serra’yı hastaneye götürüyoruz.”
Gülsen’in yüzünde çok kısa süren ama ikimizin de fark ettiği bir değişiklik oldu.
Panik.
Sonra kendini topladı.
“Nesi varmış? Gayet iyi.”
“Bunu doktorlar söyler.”
Gülsen hemen savunmaya geçti.
“Ben ne yaptım ki?”
Kimse onu suçlamamıştı.
Henüz.
İşte o cümle her şeyi daha da şüpheli hale getirdi.
Hastanede doktorlara Kutay’ın anlattıklarını açıkça söyledik. Serra kontrol altına alındı. Kan örnekleri alındı ve birkaç saat boyunca gözetimde tutuldu. Neyse ki o gece hayati tehlikesi yoktu.
Ama yapılan ilk değerlendirmelerden biri doktorun kaşlarını çatmasına neden oldu.
“Bebeğe doktorunuzun önerdiği dışında herhangi bir damla, şurup ya da ilaç verdiniz mi?” diye sordu.
“Hayır.”
Doktor bir süre sustu.
“Bazı bulgular, yakın zamanda sakinleştirici etkisi gösterebilecek bir maddeye maruz kalmış olabileceğini düşündürüyor. Kesin konuşmak için sonuçları beklememiz gerekiyor.”
Dizlerimin bağı çözüldü.
Eşim sandalyeye oturdu ve yüzünü ellerinin arasına aldı.
Kutay hastaneye bizimle gelmemişti. Komşumuz Pelin, onu alıp kendi evinde tutmuştu. Gülsen’i ise çocuklarla yalnız bırakmamıştık. Eşim hastaneden çıkar çıkmaz eve gidip annesinden o küçük kahverengi şişeyi sordu.
İlk başta inkâr etmiş.
Sonra bunun “bitkisel bir uyku damlası” olduğunu söylemiş.
“Bebek çok ağlıyordu,” demiş. “Sadece birkaç damla verdim. Siz de biraz dinlenin istedim.”
Eşim bana bunları anlattığında öfkesini sesinden duyabiliyordum.
Ama asıl korkunç olan, Gülsen’in yanlış bir şey yaptığını hâlâ kabul etmemesiydi.
Ona göre iyi niyetliydi.
Ona göre tecrübeliydi.
Ona göre “eskiden de çocuklara böyle şeyler verilirdi.”
Fakat doktor bize çok net konuştu.
Yeni doğmuş bir bebeğe, özellikle de doktor kontrolü olmadan herhangi bir sakinleştirici etkili ürün vermek son derece tehlikeliydi. Serra’nın yaşı ve özel sağlık ihtiyaçları düşünüldüğünde sonuç çok daha ağır olabilirdi.
Konuyla ilgili gerekli bildirimler yapıldı.
Şişe de incelemeye alındı.
Gülsen o günden sonra evimize dönmedi.
İlk birkaç hafta aile içinde büyük tartışmalar yaşandı. Bazıları eşimi arayıp annesine fazla sert davrandığını söyledi.
“Kadın yardım etmeye çalışmış.”
“Bir hata yapmış sadece.”
“Annen sonuçta.”
Eşim her defasında aynı cevabı verdi:
“İyi niyet, bir bebeği tehlikeye atmayı haklı çıkarmaz.”
Bense başka bir şey düşünüyordum.
Eğer Kutay olmasaydı ne olacaktı?
Bu soru geceleri beni uyutmuyordu.
Oğlumun gözlerimin önünde haftalarca yardım istediğini düşünüyordum.
Ama bunu kelimelerle yapmamıştı.
Beşiğin altında uyuyarak yapmıştı.
Kardeşinin önüne geçerek yapmıştı.
Babaannesini izleyerek yapmıştı.
Ve ben bütün bunları “alışma süreci” sanmıştım.
Bir akşam Kutay’ın odasına girdim.
Yatağında oturmuş resim yapıyordu.
Yanına oturdum.
“Bir şey konuşabilir miyiz?”
Başını kaldırdı.
“Tabii.”
“Serra’yı koruduğun için sana teşekkür etmek istiyorum.”
Kutay utangaç bir şekilde gülümsedi.
Sonra ekledim:
“Ama bundan sonra gece onun beşiğinin altında yatmayacaksın.”
Yüzündeki gülümseme kayboldu.
“Neden?”
“Çünkü Serra’yı korumak senin görevin değil.”
“Ama ben ağabeyiyim.”
“Evet. Ağabeyi olarak onu seveceksin. Onunla oynayacaksın. Büyüdüğünde elinden tutacaksın. Bazen onu kızdıracaksın, o da seni kızdıracak. Ama onu tehlikelerden korumak benim ve babanın görevi.”
Kutay bir süre düşündü.
“Ya siz görmezseniz?”
“Bize söylersin.”
“Ya bana inanmazsanız?”
İşte bu soru çok daha ağırdı.
Elini tuttum.
“Bir daha seni böyle yalnız hissettirmeyeceğiz.”
O gece ilk kez haftalar sonra kendi yatağında uyudu.
Sabah kalktığımda doğruca Serra’nın odasına gitmişti.
Ama bu kez beşiğin altında değildi.
Yanındaki sandalyede oturmuş kardeşine oyuncak bir dinozor gösteriyordu.
“Bak Serra,” diyordu. “Bu T-Rex. Korkma, aslında iyi biri.”
Kapıda durup onları izledim.
Serra küçük ellerini havaya kaldırıyor, Kutay da onun hareketlerine gülüyordu.
Aylar geçti.
Serra büyüdü.
Kontrolleri iyi gidiyordu.
Kutay da yavaş yavaş o gecelerin korkusunu geride bıraktı.
Bazen hâlâ bebek telsizinin sesini duyduğumda kalbim hızlanıyor.
Bazen çocuk odasının kapısından geçerken yerde o küçük yastığı gördüğümü sanıyorum.
Ama sonra Kutay’ın bana söylediği bir cümleyi hatırlıyorum.
Bir gün ona neden en başta doğrudan bana anlatmadığını sormuştum.
Omuzlarını silkmişti.
“Çünkü büyükler bazen çocukların yanlış gördüğünü düşünüyor.”
O günden beri bu cümleyi hiç unutmadım.
Çünkü bazen çocuklar yaşadıklarını bizim gibi anlatamazlar.
Bazen bir cümle kurmazlar.
Bazen sadece davranışları değişir.
Bir kapının önünde beklerler.
Birinin elini tutmasına izin vermezler.
Ya da gecenin karanlığında, herkes uyurken küçük kardeşlerinin beşiğinin altında nöbet tutarlar.
Kutay o gece yalnızca Serra’yı korumadı.
Bize de çok önemli bir şey öğretti:
Bir çocuğun korkusu her zaman yüksek sesle gelmez. Bazen o korku sessizce bir beşiğin altında uyur ve bir yetişkinin onu gerçekten görmesini bekler.
Şimdi geceleri çocukların odasına baktığımda Serra beşiğinde huzur içinde uyuyor, Kutay ise kendi yatağında battaniyesine sarılmış oluyor.
Artık nöbet tutmasına gerek yok.
Çünkü sonunda ağabeyliğin, bütün yükü omuzlarına almak olmadığını öğrendi.
Biz de anne baba olmanın yalnızca çocuklarımızı korumak değil, onların bize söylemeye çalıştığı şeyleri gerçekten duymak olduğunu öğrendik.
Ve belki de o geceden bize kalan en büyük ders buydu:
Kutay yedi yaşında küçücük bir çocuktu ama o gece evimizdeki en büyük cesareti gösteren kişi oydu.