Duvarda asılı duran, kenarları sararmış o siyah beyaz çerçeve, zamanı bir anda elli yedi yıl öncesine çekivermişti. Fotoğrafta dedem Rıza, henüz yirmili yaşlarının başındaki o ince, mahcup tebessümüyle kameraya bakıyordu. Yanında ise bembeyaz bir gelinlik değil, sade bir keten elbise giymiş, saçlarını arkadan toplamış gencecik bir kız vardı. Babaannem Münevver, koridordaki o dar ahşap parkenin üzerinde adeta taş kesildi. Dudaklarından dökülen fısıltı, evin içindeki ağır sessizliği bir cam gibi kırdı: “Sevda…”

Gözlerimi babaannemden alıp kapıyı açan yaşlı kadına çevirdim. Yıllar yüzüne derin çizgiler bırakmıştı ama o fotoğraftaki badem gözlerin derinliği hiç değişmemişti. Kapıyı açan kadın, babaannemin çocukluk arkadaşı, genç kızlık yıllarının sırdaşı olan ama elli küsur yıl önce kasabadan birdenbire, tek bir veda bile etmeden kayıplara karışan Sevda Hanım’dan başkası değildi.

Ailemizde adı bile anılmazdı; babaannem onun adını her duyduğunda yüzünü hüzünlü bir bulut kaplar, “Gençtik, dağıldık işte…” deyip konuyu kapatırdı. Şimdi o eski gölge, dedemin vefatından bir hafta sonra, bizi bu küçük salonun ortasında karşılıyordu.

Sevda Hanım titreyen elleriyle bizi içeri davet etti. Küçük, eski ama her köşesi özenle bakılmış bir oturma odasına geçtik. Odadaki sehpanın üzerinde, tıpkı dedemin her cumartesi sabahı babaanneme getirdiği türden, taze kokulu kır çiçekleriyle dolu zarif bir porselen vazo duruyordu. Babaannem koltuğun kenarına adeta çökercesine oturdu.

Mektubun yazılı olduğu kâğıdı hâlâ avucunda sıkıyordu; eklem yerleri bembeyaz kesilmişti. Yüzünde elli yedi yıllık bir aşkın lekelenmesinden korkan, haklı ve derin bir dehşet vardı. “Rıza… Rıza neden bizi buraya gönderdi Sevda?” diye sordu sesi titreyerek. “Benden neyi sakladı bunca sene?”

Sevda Hanım derin bir nefes alıp başını önüne eğdi. Gözlerindeki keder öyle sahici ve ağırdı ki, içimdeki o kötü his yavaş yavaş yerini büyük bir meraka bırakmaya başladı.

Yaşlı kadın ellerini dizlerinin üzerinde birleştirip usulca konuşmaya başladı: “Münevver, biliyorum aklından binbir türlü karanlık düşünce geçiyor. Ama Rıza sana olan sevgisine, elli yedi yıllık tertemiz bağlılığına zerre kadar leke sürmedi. O, bu dünyada gördüğüm en sadık, en vefalı eşti. Sırrı aşka dair değil… Bu sır, ikimizin de canından çok sevdiği ama kaderini değiştiremediğimiz tek bir insana, ağabeyim Hasan’a dair.”

Hasan adı geçtiğinde babaannemin göğsü hızla inip kalktı, eli kalbine gitti. Hasan, babaannemin ilk gençlik yıllarında veremden kaybettiğini sandığı, kasabanın yetenekli ama talihsiz çiçek yetiştiricisi ağabeyiydi. O yıllarda ölümcül olan bu hastalık yüzünden apar topar bir sanatoryuma kaldırıldığı, orada kimsesizler gibi vefat ettiği söylenmişti. Sevda Hanım gözlerindeki yaşı silmeden anlatmaya devam etti: “Hasan hastanede ölmedi Münevver.