Mezuniyetten elli yıl sonra, 60 yaş üstü bir tanışma grubunda kendime ait eski bir fotoğraf buldum

"Peki ya sonra?" diye sordum, boğazımdaki düğümü yutkunmaya çalışarak. "Neden hiç aramadın?"

"Yıllarca babamın gözetimi altındaydım," diye devam etti Ebru, ellerini masada benimkilere doğru uzatarak. "Başka bir şehre taşındık, izimizi kaybettirdik. Yıllar sonra evlendim, çocuklarım oldu, tıpkı senin gibi. Ama içimdeki o sızı hiç geçmedi. Ta ki geçen aya kadar... Babam vefat etmeden önce bana bir itiraf mektubu bıraktı. O telgrafı aslında senin amcan göndermiş."

Donakaldım. "Amcam mı?"

"Evet," dedi Ebru. "Amcan, babanın ölümünden sonra kalan o küçük dükkanı tek başına işletmek, mirası seninle paylaşmamak istiyordu. Senin benimle Ankara’ya gidip yeni bir hayat kurmandan, başarılı olmandan korkuyordu. Eğer o şehirde kalırsan, seni bir şekilde kendi işlerine alet edebileceğini biliyordu. Babamı korkutup bizi şehirden kaçırmak için bu sahte telgrafı o göndermiş. Babam gerçeği çok sonra öğrenmiş ama iş işten geçtiği için, benim hayatımı mahvettiğini itiraf edemediği için elli yıl boyunca susmuş."

Kafedeki uğultu tamamen kesilmiş gibiydi. Sadece ikimizin nefes alışverişleri ve zamanın acımasız akışı kalmıştı geriye. Amcamın hırsı, bir babanın korkusu ve aramıza giren elli yıllık koca bir ömür... İkimiz de sustuk. Gençliğimizin, elimizden çalınan o güzel geleceğin yasını tuttuk o masada.

"Rezzan'ı çok sevdim," dedim dürüstçe. "Ona iyi bir eş oldum, o da bana. Güzel bir hayatım oldu Ebru, bunu inkar edemem."

Ebru tebessüm etti, gözlerinde hiçbir kıskançlık ya da pişmanlık yoktu, sadece derin bir rahatlama vardı. "Ben de eşimi sevdim Davut. Çocuklarım, torunlarım var. Ama buraya geçmişi geri getirmek için gelmedim. Sadece... elli yıldır kalbimi kemiren o 'neden' sorusunun cevabını vermek istedim. Senin benden nefret ederek ölmeni istemedim. Benim zamanım tükeniyor, kalbim artık beni zorluyor. Bu dünyadan göçmeden önce, o otobüs terminalinde seni bilerek bırakmadığımı bilmeni istedim."

Masanın üzerindeki yaşlı, kırışmış ellerine baktım. Zaman ikimizden de çok şey götürmüştü. Saçlarımıza aklar düşürmüş, yüzümüze çizgiler çizmişti ama o elleri tuttuğumda, hala on yedi yaşındaki o zayıf, gergin gülümsemeli çocuğun sıcaklığını hissettim. Onu yavaşça kavradım.

Bizim hikayemiz gençlik ateşiyle başlayıp hüzünle kesilen, ama elli yıl sonra nefretle değil, muazzam bir sevgi ve anlayışla nihayete eren bir hikayeydi. Hayat bize ikinci bir gençlik vermemişti belki ama ömrümüzün son deminde, ruhumuza en büyük hediyeyi; yani gerçeği ve huzuru bahşetmişti.

Kafeden el ele çıktık. Ankara'ya giden o otobüsü hiç binememiştik ama elli yıl sonra, aynı gökyüzünün altında, geçmişin tüm yüklerinden arınmış olarak yan yana yürüyorduk. Hikayemiz yarım kalmıştı ama sonu, her şeye rağmen çok anlamlı ve huzurlu bitmişti.

FOTO GALERİLER