Kocam Balık Tutmaya Diye Evden Çıktı ve Bir Daha Dönmedi…

Zihnimde yıllardır yerine oturmayan tüm yapboz parçaları bir anda kanlı canlı bir gerçeğe dönüştü. Murat resmen ölü ilan edildikten sonra yüklü miktarda bir hayat sigortası parası almıştık. Serkan, o iğrenç sahte şefkatiyle, "Yenge, kızların geleceği garanti altında olsun, o parayı ben yatırıma dönüştüreyim" diyerek fonların yönetimini kendi üzerine almıştı. Biz evde her gece gözyaşı dökerken, o ikisi kurdukları bu ölüm oyununun sefasını sürüyordu.

Ağlamadım. Gözpınarlarımda biriken yaşlar yerini daha önce hiç tanımadığım, buz gibi, karanlık ve keskin bir öfkeye bıraktı. Üç kızımı, yalanlar üzerine kurulu bir hayata ve bu sahtekar adamlara kurban etmeyecektim.

Telefonu kapattım ve montun cebine geri koydum. Odadan çıktığımda yüzümde hiçbir ifade yoktu. Zeynep’e sadece, "Amcanın eski eşyalarıymış kızım, ben onları çöpe atarım," diyerek konuyu kapattım. Sonra mutfağa geçip Serkan'ı aradım. Sesimi olabildiğince titrek, o yıllardır alıştığı çaresiz dul kadın tonunda tutarak konuştum. "Serkan... Kızlar uyudu ama ben çok kötüyüm. Murat'ın yokluğu bugün çok ağır geldi. Lütfen bana gelir misin? Yalnız kalmaktan çok korkuyorum."

Telefonun ucundaki o sahte merhamet dolu ses, "Hemen geliyorum yenge, sen merak etme, ben hep yanındayım," dedi.

O gelmeden önce yapmam gerekenleri saat gibi işleyen bir soğukkanlılıkla hallettim. Telefonu bilgisayarıma bağladım, fotoğrafı yüksek çözünürlüklü olarak kopyaladım. Kendi mail adresimden, güvendiğim bir avukat arkadaşıma ve Emniyet Müdürlüğü'nün ihbar hattına saat ayarlı bir e-posta olarak programladım. Eğer gece yarısına kadar o e-postayı iptal etmezsem, deliller her yere aynı anda düşecekti.

Yarım saat sonra kapı çaldı. Dışarıda gerçekten de bir fırtına patlamak üzereydi, gökyüzü aynı Murat'ın gittiği günkü gibi kasvetliydi. Serkan içeri girdi, yüzünde o iğrenç hüzün maskesi takılıydı. Salona geçtik. Loş ışıkta karşılıklı oturduk.

"Biliyorum çok zor," diye mırıldandı Serkan, ellerini dizlerine vurarak. "Ama artık hayatına devam etmelisin. Murat geri dönmeyecek."

Başımı yavaşça kaldırdım ve gözlerinin içine baktım. "Biliyorum," dedim fısıltıyla. "Peki nereye gitti Serkan? Kanada'ya mı? Yoksa Arjantin'e mi?"

Serkan'ın yüzündeki o sahte hüzün anında donakaldı. Göz bebekleri büyüdü, dudakları aralandı ama tek bir kelime edemedi. Elimi cebime attım ve Murat'ın ceketinden çıkan o eski telefonu masanın üzerine, tam önüne koydum. Ekranı açtım. O fotoğraf, o utanç tablosu karanlık odada parladı.

Serkan'ın nefesi kesildi. Rengi kireç gibi oldu. "Bu... Bu imkansız," diye fısıldadı titreyerek. O an, karşımda kocamın kardeşi değil, köşeye sıkışmış, ne yapacağı belli olmayan tehlikeli bir yabancı vardı. Yüzündeki maske düşmüş, yerini vahşi bir korku almıştı. Aniden ayağa kalkıp masadaki telefona uzandı.

"Dokunma!" dedim. Sesimdeki o ürkütücü, keskin sakinlik onu olduğu yere çiviledi. "O telefonu parçalayabilirsin. Hatta beni burada öldürebilirsin bile. Ama o fotoğrafın kopyası şu an avukatımın gelen kutusunda bekliyor. Bir diğeri ise Emniyet'in sisteminde. On dakika içinde bu evden çıkıp gitmezsen, saat ayarlı mailler devreye girecek ve yarın sabah hem sigorta dolandırıcılığından hem de evrakta sahtecilikten tutuklanacaksın."

Serkan yutkundu, dizlerinin bağı çözülmüş gibi koltuğa geri yığıldı. "Yenge... Dinle... Büyük bir borca girmişti," diye kekelemeye başladı. "Tefeciler peşindeydi. Sizi de öldüreceklerdi! Tek çaremiz buydu. Sigorta parasıyla hem borçları kapattık hem de o izini kaybettirdi. Senin için yaptı! Kızlar için!"

Ne kadar zavallı, ne kadar ucuz bir yalandı. Acı acı güldüm. "Bizi kurtarmak için mi? Bizi her gece ağlarken, mezar taşı bile olmayan bir adamın arkasından yas tutarken izledin. Sigorta parasıyla kendi lüks hayatını kurdun, ona da yeni bir hayat satın aldın. Siz bizi kurtarmadınız Serkan, siz bizi sattınız."

Ayağa kalktım ve sokak kapısını ardına kadar açtım. Soğuk rüzgar içeri doldu.

"Şimdi defol git," dedim gözümü bile kırpmadan. "Polis seni yarın sabah almadan önce kaçmak için birkaç saatin var. O çok sevdiğin abine de haber ver; dünyanın neresinde saklanıyorsa saklansın, artık o delikten çıkarken arkasına bakmak zorunda."

Serkan tek bir kelime dahi edemeden, omuzları çökmüş halde karanlığın içine karışıp gitti. Kapıyı sertçe kapattım ve kilitledim.

O gece kızlarımın odasına girdim. Üçü de mışıl mışıl, huzur içinde uyuyordu. En küçük kızımın saçlarını okşadım. Bir zamanlar kocamı kaybettiğim için eksik, yarım kalmış bir aile olduğumuzu düşünür, geceleri sessizce ağlardım. Oysa asıl büyük tehlike, asıl eksiklik, yalanlarla dolu bir adamın o evdeki varlığıymış. Biz eksilmemiştik; çürümüş, zehirli bir uzvumuzu kesip atmıştık sadece.

Murat fırtınada ölmemişti belki ama benim içimde o gece tamamen can vermişti. Ertesi sabah güneş doğduğunda, polis sirenleri Serkan'ın evinin önünde yankılanırken mutfakta kızlarıma kahvaltı hazırlıyordum. Artık korkmuyordum. Biz dört kadın, hayatımızın en büyük yalanını, o sahte fırtınayı atlatmıştık. Artık bizi hiçbir rüzgar yıkamazdı. Hayatımız asıl şimdi, tüm gerçekliği ve gücüyle yeniden başlıyordu.

FOTO GALERİLER