6 Yaşındaki Oğlum Her Hafta Aynı Kadını Çiziyordu…

Ertesi sabah Efe'yi okula göndermedim. İlk işim okul müdürünün odasına girip polisi aramak ve okulun güvenlik kamerası kayıtlarını talep etmek oldu. Polisler geldiğinde, okulun güvenlik görevlisiyle birlikte son bir ayın okul çıkış saatlerine ait görüntüleri izlemeye başladık.

İlk başta her şey normal görünüyordu. Çocuklar, veliler, servis araçları...
Sonra polis memurlarından biri ekrana yaklaşıp, "Şurayı durdurun ve yakınlaştırın," dedi.

Gözlerimi ekrandan ayıramıyordum. Demir parmaklıkların hemen arkasında, sokağın köşesindeki büyük çınar ağacının gölgesinde duran bir silüet belirdi. Üzerinde soluk gri bir kaban olan, siyah saçlı bir kadındı. Kamera açısına göre yüzü tam seçilmiyordu ama gözleri kalabalığın içinde tek bir hedefe kilitlenmişti: Benim oğluma.

Görüntüler ilerledikçe dehşetim daha da arttı. Kadın sadece uzaktan izlemiyor, her gün biraz daha yaklaşıyordu. Son kayıtlarda, Efe'nin parmaklıkların arasından ona küçük bir taş veya yaprak uzattığını, kadının ise o küçük eli usulca tuttuğunu gördük. Ekranda yaşananlar bir korku filmi sahnesinden farksızdı; ve kurban, benim altı yaşındaki canımdan çok sevdiğim oğlumdu. Polisler hemen okul çevresinde sivil bir ekip görevlendirdi. Plan basitti; kadın Efe'nin o gün okula gelmediğini bilmiyordu. Okul çıkış saatinde, her zamanki yerinde belirmesi an meselesiydi. Ben de polis aracının içinde, kalbim boğazımda atarak bekliyordum.

Zil çaldı. Çocuklar bahçeye doluştu. Ve tam o anda... Çınar ağacının arkasından o gri kabanlı silüet çıktı. Efe'yi arayan gözleri telaşlıydı. Parmaklıklara doğru yaklaştı, yüzündeki o çaresiz ama bir o kadar da hastalıklı ifadeyi artık net bir şekilde görebiliyordum.

Polisler hızla araçtan inip kadının etrafını sardığında kadın hiç direnmedi. Sadece olduğu yere çöktü ve acı bir feryat kopararak ağlamaya başladı. Ben de arabadan inmiştim. İçimdeki öfke o kadar büyüktü ki, üzerine atılıp onu parçalamak istiyordum. Ancak yanına yaklaştığımda, öfkemin yerini derin bir sızı ve anlam veremediğim bir acıma duygusu aldı.

Kadın kollarını göğsüne sarmış, yerde sallanarak inliyordu:
"Canım yanıyor... Lütfen, sadece ona bakıyordum... Benim oğlum kokuyordu, benim oğlum gibi gülüyordu..." Karakolda o kadının hikayesini öğrendiğimde, boğazıma koca bir düğüm oturdu.
Melek, iki yıl önce altı yaşındaki oğlunu, tam da o okulun sokağında yaşanan bir trafik kazasında kaybetmişti. Kendi elleriyle aldığı küçük mavi çantasını takıp okula yolladığı evladının, o sokağın köşesinde cansız bedenine sarılmıştı. Acısı öyle büyüktü ki, zihni bu travmayı kaldıramamış ve gerçeklikle bağını koparmıştı.

Efe, Melek'in kaybettiği oğluna inanılmaz derecede benziyordu. Kadın kötü niyetli bir fidyeci ya da çocuk istismarcısı değildi; o, aklını kederden yitirmiş, evladının yasını tutamayan, yaralı bir anneydi. Efe’yi gördüğünde oğlunun geri döndüğüne inanmış ve kendi yarattığı o hayal dünyasında, onu kendi evindeki boş, mavi odaya götürmenin planlarını yapmaya başlamıştı.

Melek tutuklanmadı; acil psikiyatrik tedavi altına alınmak üzere bir kliniğe yatırıldı.

O gece Efe'nin yatağının başucuna oturdum. O mışıl mışıl uyurken saçlarını okşadım, kokusunu içime çektim. Hayat, bize ne kadar kırılgan bir pamuk ipliğine bağlı olduğumuzu her fırsatta hatırlatıyordu. Bir yanda evladını korumak için dünyayı yakabilecek ben vardım; diğer yanda evladını kaybettiği için dünyası yanan o kadın.

Olayın üzerinden aylar geçti. Buzdolabımın üzerindeki resimler değişti. Efe artık güneşleri daha parlak, ağaçları daha yeşil çiziyor. Ancak ben, o resimlerin sadece renklerine değil, en ufak bir gölgesine, en kenardaki küçük detaylarına bile dikkatle bakıyorum.

Çünkü hayatta öğrendiğim en büyük ders şuydu: Çocuklar bizim göremediğimiz dünyaları görür ve kendi dillerinde bize anlatırlar. Bizim yapmamız gereken tek şey, o sessiz çığlıkları duyabilmek için gerçekten bakmayı öğrenmektir.

FOTO GALERİLER