O küçük, loş odanın ortasında donakalmıştım. Koridordan gelen neşeli müzik sesleri ve davetlilerin hafif uğultusu, buradaki boğucu sessizliğin üzerinde yankılanıp eriyordu. Elimdeki gelin buketini öyle sıkıyordum ki çiçeğin sapları avucuma batıyor, canımı yakıyordu. Gözlerim genç kadının boynundaki o kolyeye kilitlenmişti; İlayda’nın on sekizinci yaş gününde ona aldığım, ucunda küçük bir kanat figürü olan zarif gümüş kolye. O kolyeyi, İlayda’yı hastaneye götürdüğümüz gece üzerinde görmüştüm ve cenazeden sonra çantasında ya da eşyaları arasında bir daha asla bulamamıştım.

Genç kadın, titreyen elleriyle uzattığı sararmış hastane zarfını bırakmadan bir adım daha yaklaştı. Yüzü ağlamaktan şişmişti, dudakları titriyordu ama gözlerinde suçlulukla karışık korkunç bir kararlılık vardı.

“Lütfen açın,” diye fısıldadı sesi titreyerek. “Bunu nikâhtan önce görmek zorundasınız. İlayda’nın bana son sözü buydu… Sana borçluyum, anneme borçlusun demişti bana.”

Kelimeler boğazımda düğümlendi. “Kimsin sen?” diyebildim sadece, sesim fısıltıdan farksızdı. “Kızımdan ne istiyorsun? Bu kolye… bu kolye sende nasıl olur?”

Kadın derin bir nefes aldı, gözlerini yere indirdi. “Ben Derya. O gece İlayda’nın yattığı yoğun bakım servisindeki nöbetçi hemşireydim. Ama daha da önemlisi… İlayda son nefesini verirken elini tutan tek insandım.”

Cümlesi göğsüme bir balyoz gibi indi. Sisli günlerin ardında unuttuğum, acının üzerini örttüğü o karanlık saatler bir bir zihnimde şimşek gibi çaktı. Onur beni yoğun bakıma sokmamıştı; “Onu o halde görme sevgilim, aklında hep gülerken kalsın, dayanamazsın,” diyerek beni dışarıda tutmuş, yatıştırıcılarla beni bir koltukta uyutmuştu. Her şeyi Onur üstlenmişti. Cenaze işlemlerini, defin ruhsatını, her şeyi…

Titreyen parmaklarımla zarfı aldım. Üzerinde özel bir tıp merkezinin ve Adli Tıp Kurumu’nun resmi mühür izleri vardı. Mührün üzerindeki isim İlayda’ma aitti. Zarfı açarken gelinliğimin tülleri hışırdadı, parmaklarım kâğıdı yırtarken kalbimin atışı kulaklarımda çınlıyordu.

İçinden iki parça kâğıt ve küçük, katlanmış bir peçete çıktı.

Gözlerim kâğıttaki tıbbi terimlerin arasında hızla kaydı. Toksikoloji raporu. Kan tahlilleri. Ve en altta, kırmızı kalemle altı çizilmiş o dehşet verici teşhis: Yüksek dozda talyum ve arsenik zehirlenmesi.

Dünya ayaklarımın altından kaydı. Duvara tutunmak zorunda kaldım. İlayda hastalanmamıştı; aniden çıkan o yüksek ateş, günlerce düşmeyen hararet, iç organlarının yavaş yavaş iflas etmesi… Kızım eceliyle ölmemişti. Kızım adım adım zehirlenmişti.

“Bu… bu ne anlama geliyor?” diye fısıldadım, gözlerim kararıyordu.

Derya gözlerimin içine baktı, gözlerinden süzülen yaşlar yanaklarında parlıyordu. “O gece, Onur Bey hastaneye geldiğinde çok telaşlıydı. Doktorları sürekli başka bir teşhise yönlendirmeye çalışıyordu, gıda zehirlenmesi diyordu, tropikal bir virüs diyordu. Ama kıdemli doktorumuz şüphelendi ve gizlice kan örneğini adli toksikolojiye gönderdi. Ancak sonuçlar çıkmadan önce İlayda’nın kalbi durdu. Onur Bey, siz daha şoktayken, cenazeyi jet hızıyla hastaneden çıkardı. Özel izinler aldı, kendi tanıdığı bir doktordan defin belgesi çıkarttı ve otopsi yapılmasına fırsat vermeden İlayda’yı defnetti.”