“Bizim tanışmamız tesadüf değildi. Ben seni hayatın boyunca tanıdım ve yıllardır uzaktan korudum…”

Fakat beni asıl sarsan şey, mektubun alt kısmında gördüğüm isimdi.

Çünkü o adı çocukluğum boyunca yalnızca bir kez duymuştum.

Cemal Arıkan.

Annem bu ismi ben sekiz yaşındayken ağzından kaçırmıştı. O gece mutfakta telefonda biriyle tartışıyordu. Beni fark etmediğini sanıyordu ama koridorda durmuş, konuşmasının birkaç cümlesini duymuştum.

“Cemal’in yaptıklarını ona asla anlatmayacağım,” demişti annem. “O çocuk hiçbir şey bilmeden büyüyecek.”

Ertesi sabah Cemal’in kim olduğunu sorduğumda yüzü bembeyaz olmuş, ardından bana bunun eski bir aile meselesi olduğunu söylemişti. Bir daha da o isim evimizde hiç geçmemişti.

Şimdi Tarık’ın mektubunda aynı adı görmek, yıllardır kilitli duran bir kapının bir anda önümde açılması gibiydi.

Başımı kaldırıp avukata baktım.

“Cemal Arıkan kimdi?”

Adam birkaç saniye sustu. Sonra önündeki dosyayı açtı.

“Tarık’ın babası.”

O an kafam daha da karıştı.

“Bunun benimle ne ilgisi var?”

Avukat derin bir nefes aldı.

“Çünkü Cemal Arıkan aynı zamanda sizin de babanızdı.”

Sanki odadaki bütün sesler bir anda kesildi. Duvar saatinin tik takları bile uzaklaşmış gibiydi. Avukatın dudakları hareket etmeye devam ediyordu ama birkaç saniye boyunca söylediklerini anlayamadım.

“Hayır,” dedim sonunda. “Benim babam ben küçükken bizi terk etti. Annem bana hep bunu söyledi.”

“Size söylenen hikâyenin bir kısmı doğru,” dedi avukat. “Ama tamamı değil.”

Ellerim hâlâ mektubun üzerindeydi. Parmaklarımı kâğıttan çekemiyordum.

Avukat, Cemal Arıkan’ın yıllar önce evli bir adam olduğunu anlattı. Tarık onun ilk evliliğinden olan oğluydu. Annem ise Cemal’le daha sonra tanışmıştı. Aralarında kısa süren bir ilişki yaşanmış ve annem bana hamile kalmıştı. Cemal, annemle bir hayat kuracağına söz vermiş ama bunu hiçbir zaman yapmamıştı.

Annem hamileliğini öğrendiğinde ondan tamamen uzaklaşmıştı.

Tarık ise yıllar sonra, babası öldüğünde evraklarını düzenlerken benim varlığımı öğrenmişti.

“Yani Tarık benim…” dedim, devamını getiremeden.

“Üvey kardeşinizdi,” diye tamamladı avukat.

Sandalyeye çöktüm.

Mideme ağır bir taş oturmuş gibiydi.

Son birkaç ay gözümün önünden birbiri ardına geçti. Tarık’ın bana ilk günkü dikkatli bakışı, sevdiğim yemekleri sormadan biliyor gibi davranması, çocukluğum hakkında gereğinden fazla meraklı oluşu… O zaman bunların hiçbirini garip bulmamıştım.

Şimdi hepsinin farklı bir anlamı vardı.

“Peki neden bana söylemedi?” diye sordum. “Neden beni aylarca yanında tuttu? Neden benimle evlendi?”

Sorumun son kısmını söylerken sesim istemeden sertleşti.

Avukat başını eğdi.

“Bunun cevabı mektubun geri kalanında.”