Kabinin motor uğultusu, koltukların arasındaki o ağır sessizliği bastırmaya yetmiyordu. Kadının çığlığı adeta havada asılı kalmış, birkaç sıra ötedeki insanların bile başlarını geriye çevirmesine neden olmuştu. Yüzü kireç gibi beyazlaşan kadın, daracık koridorda sendeliyor, uçak türbülansa girmiş gibi titreyen elleriyle baş üstü dolaplarına tutunarak baş kabin memurunun bulunduğu bölüme doğru kaçıyordu. Gözlerinde sadece öfke değil, katıksız bir dehşet vardı.
Ben ise kucağımda doymuş ve nihayet nefesi düzene girmiş Poyraz ile olduğum yerde dona kalmıştım.
Melis, dizlerinin üzerindeki pembe kılıflı tableti usulca katlayıp kapattı. Dudaklarında ne çocukça bir zafer gülümsemesi ne de az önce yaşanan kargaşanın korkusu vardı. Sadece sekiz yaşındaki bir çocuğun yüzünde görmeyi asla beklemeyeceğiniz kadar ağır, vakur ve derin bir sükûnet parlıyordu. Bana baktı. Gözlerinde tam bir ay önce toprağa verdiğimiz babasının o dingin, sarsılmaz bakışını gördüm. Cenk de haksızlık karşısında asla sesini yükseltmez, tek bir hareketle karşısındakini vicdanıyla baş başa bırakırdı.
“Melis…” dedim fısıltıyla, sesim boğazımda düğümlenmişti. “Güzelim, ne oldu? Ne gösterdin o kadına?”
Melis elini uzatıp omzumu okşadı. “Merak etme anneciğim. Poyraz doydusa sen önüne dön, dinlen biraz. Sadece… biraz konuşmamız gerekiyordu.”
Ne olduğunu kavramaya çalışırken ön sıradan genç bir hostes hızlı adımlarla koridordan geçti. Birkaç dakika sonra, uçağın kıdemli kabin amiri olan orta yaşlı, şefkatli bakışlara sahip kadın görevli yanımıza doğru süzüldü. Yanında az önceki kadın yoktu; belli ki onu en arkadaki boş servis koltuklarından birine oturtmuşlardı. Hostes önümde diz çöktü. Yüzünde profesyonel bir nezaketten çok daha fazlası, derin bir saygı ve hüzün vardı.
“Hanımefendi,” dedi fısıldayarak, Melis’e hayranlıkla bakarak. “Sizi biraz rahatsız ettik, lütfen kusura bakmayın. Ama küçük kızınız… o kadar inanılmaz bir şey yaptı ki, size anlatmak zorundayım.”
Kalbim kulaklarımda çarpmaya başladı. “Neler oluyor? Melis ne yaptı?”
Kabin görevlisi yutkundu, gözlerinin kenarları dolmuştu. Baştan anlatmaya başladı.
Her şey uçağa bindiğimiz ilk anda, kadın o nefret dolu kelimeleri sıralarken başlamıştı. Hatırlıyordum; kadın daha havalanmadan önce gözlerini devirerek, “Eğer bebeğiniz BAĞIRMAYA başlarsa ben burada oturup onu dinlemem. BAŞTAN SÖYLÜYORUM! Bir şekilde susturmak zorundasınız,” demişti. Ardından Poyraz acıktığında emzirme örtümü takarken, “AMAN TANRIM! Bu koltuğa başkasının bebeğinin çığlıklarını dinlemek için para vermedim. Şimdi bir de onu emzirmenizi mi izlemek zorundayım? NE KADAR AYIP!” diye zehrini akıtmış, en sonunda da o yıkıcı darbeyi vurmuştu: “O zaman git TUVALETE KAPAN ve orada emzir! Ben neden burada oturup bunu görmek zorundayım? Biraz UTAN!”