“Anne… daha bitmedi. Babaannem bana bir şey daha gösterdi.”

Kutay’ın parmakları bileğime öyle sıkı sarılmıştı ki bir an yerimden kıpırdayamadım. Gözlerinden yaşlar süzülürken yüzünde yedi yaşındaki bir çocuğa ait olmaması gereken kadar büyük bir korku vardı. Eğilip yeniden karşısına oturdum. O an eşimi uyandırmak için kapıya gitmenin bile oğlumu yalnız bırakmak gibi geleceğini hissettim.

“Ne gösterdi sana?” diye sordum.

Kutay önce beşikte uyuyan Serra’ya baktı. Sonra kapıya çevirdi gözlerini. Sanki babaannesinin bir anda karşısına çıkacağından korkuyordu.

“Telefonunu,” dedi sonunda. “Bana fotoğrafları gösterdi.”

“Ne fotoğrafları?”

Kutay burnunu çekti. “Serra’nın.”

İçimde kötü bir his büyümeye başladı. “Serra’nın fotoğraflarında ne vardı?”

“Uyurken çekmiş. Ama… normal uyurken değil.”

Bu kez boğazım düğümlendi.

Kutay birkaç gün önce yaşananları anlatmaya başladı. Ben markete gitmişim, eşim de işe dönmek zorunda kaldığı için evde Gülsen ve çocuklar kalmış. Kutay odasında oyuncaklarıyla oynarken Serra ağlamaya başlamış. Koşup yanına gitmek istediğinde babaannesi ona odasına dönmesini söylemiş.

Kutay dinlememiş.

Kapının aralığından içeri bakmış.

Gülsen’in, Serra’nın emziğinin üzerine küçük bir şişeden birkaç damla döktüğünü görmüş.

“Ne şişesi?” diye sordum.

Kutay başını salladı.

“Bilmiyorum. Küçüktü. Kahverengiydi.”

Kalbim göğsümden fırlayacak gibiydi.

“Sonra ne oldu?”

“Serra ağlamayı bıraktı,” dedi. “Çok hızlı uyudu.”

Bir bebeğin sakinleşmesi tek başına korkutucu olmayabilirdi. Ama Kutay’ın bundan sonra anlattıkları beni dehşete düşürdü.

Babaannesi Serra uyuduktan sonra beşiğin yanında fotoğraflarını çekmişti. Daha sonra Kutay’ı gördüğünde onu yanına çağırmış ve telefonundan birkaç fotoğraf göstermişti. Kutay, Serra’nın bazı fotoğraflarda yüzünün normalden daha solgun olduğunu söylemişti.

“Sonra bana dedi ki…” Kutay durdu.

“Ne dedi?”

“Serra bazen çok ağlarsa böyle uyutmak gerektiğini söyledi. Annene söylersen seni de bir daha onun yanına bırakmam dedi.”

Gözlerimi kapattım.

Her şey yerine oturuyordu.

Kutay’ın sürekli Serra’nın yanında olması.

Babaannesinin bebekle yalnız kalmasına karşı çıkması.

Gece beşiğin altında yatması.

Ve en önemlisi de o cümlesi:

“Bu sefer uyumayacağım.”

“Daha önce uyudun mu?” diye sordum.

Kutay utançla başını öne eğdi.

“Bir gece babaannem Serra’nın yanında kalıyordu. Ben de yere yatmıştım. Uyanık duracaktım ama uyuyakalmışım. Sabah Serra çok sessizdi. O yüzden bir daha uyumayacağıma söz verdim.”

O an oğluma sarıldım.

Bana karşı koymadı.

Kollarını boynuma doladı ve hıçkıra hıçkıra ağlamaya başladı.

“Ben kötü ağabey değilim, değil mi?”

Bu soru kalbimi paramparça etti.

“Hayır,” dedim. “Sen kötü bir ağabey değilsin. Sen yedi yaşında bir çocuksun. Bunların hiçbirini tek başına taşımak zorunda değildin.”