Mezuniyetten elli yıl sonra, 60 yaş üstü bir tanışma grubunda kendime ait eski bir fotoğraf buldum
Mezuniyetten elli yıl sonra, 60 yaş üstü bir tanışma grubunda kendime ait eski bir fotoğraf buldum; fotoğrafın altında, ilk aşkım ellerimi uyuşturan cümleyi yazmıştı. Eşim Rezzan öldükten sonra ev çok sessizleşmişti. Çocuklarımın kendi aileleri olmuştu. Bu yüzden bir gece, aptalca bir şekilde, altmış yaş üstü insanlar için bir tanışma grubuna katıldım. Gülümseyen dul kadınların ve balık tutan erkeklerin fotoğraflarına bakarken baş parmağım dondu.
"Davut'u arıyorum. Benden nefret ediyor olabilir ve buna hakkı var. Ama zamanım tükeniyor ve 1975'te gömdüğüm, duymayı hak ettiği bir şey var." Orada benim bir fotoğrafım vardı. On yedi yaşında. Zayıf. Gergin bir gülümseme. Beyaz mezuniyet elbisesi giymiş bir kızın yanında duruyordum, eli benimkinin içindeydi.
Ebru. İlk aşkım.
Mezuniyetten sonraki gece ortadan kaybolan kız. Ceketimin cebinde Ankara'ya iki biletle otobüs terminalinde onu beklemiştim. Babası telefonu fişten çekene kadar evini aradım. Güneş doğana kadar ailesi gitmişti. Elli yıldır beni silmeyi seçtiğine inanıyordum. Göğsüm buz kesti. Titreyen parmaklarımla profilini tıkladım. Elleri daha yaşlıydı. Saçları gümüş rengiydi. Ama o gözler… Tek bir kelime yazdım.
"Ebru?"
Üç dakika sonra bir mesaj belirdi. "Burada hiçbir şey sorma. Hala yazamadığım isimler var. Yarın saat 10:00'da K. Kafe'de buluşalım." Uygulamayı kapattım, kalbim gümbür gümbür atıyordu. Düşüncelerim o kadar dağılmıştı ki nefes almakta zorlanıyordum. Ama ertesi sabah 9:50'de, cevaplardan çok sorularla kafeye girdim. Ebru arka taraftaki masada oturmuş, peçeteyi yırtılana kadar buruyordu. Beni görünce ağzını kapattı ve ağlamaya başladı. Neden gittiğini sormak istedim. Ama önce o konuştu.
"Davut," diye fısıldadı, "hayatından kaybolmadım." Sonra masanın üzerinden eski bir kağıt parçasını kaydırdı. Daha yarısına bile gelmeden sandalyemden neredeyse düşüyordum.
Kağıt, sararmış ve kenarları yıpranmış resmi bir telgraftı. Üzerinde 1975 yılının o meşum haziran gecesinin tarihi vardı. Gönderen kısmı boş bırakılmıştı ama alıcı kısmında Ebru'nun babasının adı yazıyordu. Telgraftaki tek cümle şuydu: "Davut tutuklandı, kaçakçılık suçlamasıyla bu gece şehirden sevk ediliyor; kızını korumak istiyorsan hemen terk edin burayı."
Gözlerime inanamayarak kağıda bakakaldım. Başımı kaldırıp Ebru’nun yaşlı ama hala o tanıdık parıltıyı taşıyan gözlerine baktım. "Bu... bu bir yalan," dedim sesim titreyerek. "Ben o gece sabaha kadar terminalde seni bekledim. Kimse beni tutuklamadı. Cebimde sadece iki bilet ve geleceğe dair umutlarım vardı."
Ebru derin bir iç çekti, gözünden bir damla yaş süzülüp masadaki kağıdın üzerine düştü. "Biliyorum Davut, bunu artık biliyorum," dedi. "Ama o gece babam bu telgrafı eve getirdiğinde dünyamız başımıza yıkıldı. O yılların siyasi ve sosyal karmaşasını hatırlıyorsun. Babam senin bir suç örgütüne bulaştığını ve benim de başımın yanacağını düşündü. Panik içinde evi topladı. Telefonu fişten çekti çünkü seninle ya da senin suç ortaklarınla hiçbir bağımız kalsın istemiyordu. Beni zorla arabaya bindirdiklerinde hıçkırıklar içinde ağlıyordum. Seni kurtarmak için gitmemiz gerektiğine inandırmıştı beni."
Elli yıllık koca bir çınar gibi içimde büyüyen o terk edilmişlik hissi, bir anda köklerinden sarsıldı. Ben onu beni unuttu, benden vazgeçti sanırken; o, beni kurtarmak ve korumak için bir yalanın esiri olmuştu.....