Kocam Balık Tutmaya Diye Evden Çıktı ve Bir Daha Dönmedi…
Fotoğrafta Murat vardı. Sırılsıklam olmuş, dalgalarla boğuşan ya da bir kayalığa tutunmaya çalışan çaresiz bir adam değildi. Üzerinde evden çıkarken giydiği o eski balıkçı montu yoktu. Yepyeni, üzerine tam oturan şık bir ceket giymişti. Bir elinde kalın bir puro, diğer elinde deri bir seyahat çantası tutuyordu. Arka planda ise uluslararası uçuşların yapıldığı, şehrin diğer ucundaki havalimanının devasa camları ve gidiş terminalleri görünüyordu.
Ancak beni asıl donduran şey Murat’ın yüzündeki ifadeydi. Kızı gülümsediğinde gözlerinin içi parlayan o adam gitmiş, yerine zafer kazanmış, rahatlamış ve arkasında bıraktığı enkazı zerre kadar umursamayan yabancı biri gelmişti. Fotoğrafın köşesindeki dijital tarih ve saat netti; sözde gölde kaybolduğu, fırtınanın koptuğu o korkunç sabahtan tam altı saat sonrasını gösteriyordu. Ve en korkuncu, fotoğraf bir selfie idi. Kamerayı tutan, gülümseyerek kocamın omuzuna kolunu atan kişi Serkan’ın ta kendisiydi.
Göğsüme tonlarca ağırlığında bir kaya oturmuş gibiydi. Nefes alamıyordum. Sevgi dolu, ailesine düşkün sandığım, hava durumunu bile kontrol etmeden dışarı adım atmayan o "sorumluluk sahibi" kocam, o kusursuz maskesinin ardında aylar süren bir kaçış planı tasarlamıştı. Fırtına bir kaza değil, mükemmel bir alibi, şeytani bir fırsattı. Serkan ise bu kan dondurucu tiyatronun başrol oyuncusu ve suç ortağıydı devamı sonraki sayfada..