Her Sabah Bir Öğrenciyi Bekleyen Otobüs Şoförü..
Gri şapkalı adam bağırdı:
“Kes sesini!”
Tam o sırada uzaktan siren sesi duyuldu.
Neriman Abla telefonu havaya kaldırdı.
“Canlı yayındayız,” dedi. “Bütün mahalle izliyor.”
O da yalandı.
Ama etkiliydi.
Adamlar Emre’yi bıraktı.
Çocuk yere düştü.
Hasan koşup onu kaldırdı.
Bandı ağzından söktü.
Emre ağlamadı.
Sadece nefes almaya çalıştı.
“Hasan Amca…”
“Buradayım oğlum. Buradayım.”
Polis araçları sokağa girdiğinde gri şapkalı adam kaçmaya çalıştı.
Ama kasklı yolcu, inşaatta alıştığı hızla önüne geçti.
Adam kayıp çamura düştü.
Polisler onu ve yanındakileri kelepçeledi.
Emre titriyordu.
Üzerinde okul forması yoktu.
Eski bir eşofman giydirmişlerdi.
Kolunda morluklar vardı.
Polis memuru yumuşak bir sesle sordu:
“Adın ne oğlum?”
“Emre.”
“Kaç yaşındasın?”
“On üç.”
“Bu adam akraban mı?”
Emre gözlerini indirdi.
“Annemin birlikte yaşadığı adam.”
“Annen nerede?”
“Bilmiyorum. İki gündür eve gelmedi.”
Hasan’ın içi sıkıştı.
Bir çocuğun “bilmiyorum” deyişi bazen koca bir evin karanlığını anlatır.
Emre karakola götürüldü.
Hasan da onunla gitti.
Otobüs yolcuları önce dağılır sanmıştı.
Ama çoğu karakolun önüne kadar geldi.
Neriman Abla, çocuğa sıcak poğaça aldı.
Kasklı adam, “İfademi vermeden gitmem” dedi.
Bakkal bile geldi.
Başını öne eğmişti.
“Ben korktum,” dedi polise. “Ama çocuk iki gündür dükkânın önünde oyalanıyordu. Bir şey diyecek gibi oluyordu.”
Hasan ona sert baktı.
“Korktukça çocuklar kayboluyor.”
Bakkal cevap veremedi.
O gün karakolda çok şey ortaya çıktı.
Gri şapkalı adamın adı Veysel’di.
Emre’nin annesiyle yaşıyordu.
Borçları vardı.
Sanayide çalışan bazı adamlarla bağlantılıydı.
Emre’yi okuldan alıp şehir dışındaki bir tamir atölyesine “çırak” diye gönderecekti. Aslında çıraklık değil, borç karşılığı zorla çalıştırmaydı.
Emre bunu birkaç gün önce duymuştu.
Kaçmak istemişti.
Ama evden çıkmasına izin vermemişlerdi.
Son çare olarak çantasına not bırakmıştı.
Neden Hasan’a?
Polis sordu.
Emre başını kaldırmadan cevap verdi.
“Çünkü o beni bekliyordu.”
Bu cümle odadaki herkesi susturdu.
Hasan’ın gözleri doldu.
Yıllarca direksiyon sallamıştı.
Sabahın köründe uykusuz, trafikte sinirli, yolcularla boğuşarak.
Ama o bir dakika…
O küçücük bir dakika…
Bir çocuğa, dünyada birinin kendisini fark ettiğini hissettirmişti.
Emre geçici korumaya alındı.
Annesi bulunduğunda perişan hâldeydi.
Veysel’in baskısından kaçmış, akrabasına sığınmıştı. Oğlunun götürüleceğini bilmediğini söyledi. Ama polis onun da uzun süredir şiddet ve tehditle susturulduğunu anladı.
Sosyal hizmetler devreye girdi.
Emre birkaç gün devlet korumasında kaldı.
Hasan her gün karakola, sonra çocuk merkezine gitti.
Elinde bazen simit, bazen meyve suyu, bazen de sadece sessizliği vardı.
Emre ilk gün konuşmadı.
İkinci gün de çok az konuştu.
Üçüncü gün Hasan’a baktı.
“Otobüs ne oldu?”
Hasan gülümsedi.
“Bensiz de gider.”
“Yolcular kızdı mı?”
“Bazıları başta kızdı. Sonra hepsi senin için indi.”
Emre gözlerini kaçırdı.
“Ben sorun çıkardım.”
Hasan’ın sesi sertleşti ama sevgiyle.
“Sen sorun çıkarmadın. Sen yardım istedin.”
“Ben yazınca da çok korktum.”
“İyi ki yazdın.”
Emre ilk kez ağladı.
Sessizce.
Çocuk gibi değil, uzun süre çocuk olmasına izin verilmemiş biri gibi.
Hasan ona sarılmadı hemen.
İzin bekledi.
Emre yavaşça başını onun omzuna koydu.
O an Hasan kendi oğlunu düşündü.
Yıllar önce evden ayrılıp başka şehre giden, araları soğuyan oğlunu.
Belki de bu yüzden Emre’yi beklemişti.
İnsan bazen kurtaramadığı bir ilişkinin ağırlığını, başka bir çocuğun durağında telafi etmeye çalışır.
Haber mahalleye yayıldı.
“Otobüsçü çocuk kaçırılmasını engelledi.”
“Bir dakika beklemesiyle kurtarmış.”
“Biz de her sabah söyleniyorduk.”
Hasan bu laflardan rahatsız oldu.
Kahraman olmak istemiyordu.
Çünkü kahramanlık dediğin şey bazen yapılması gerekeni, biraz geç de olsa yapmaktı.
Okul da karıştı.
Müdür, Emre’nin sık sık morluklarla geldiğini, devamsızlık yaptığını ama “aile problemi” diye geçiştirildiğini kabul etmek zorunda kaldı.
Hasan okula gitti.
Müdür odasında, tıpkı otobüste olduğu gibi, başını eğmeden konuştu.
“Ben şoförüm. Öğretmen değilim. Ama bir çocuğun her sabah korkarak koştuğunu gördüm. Siz nasıl görmediniz?”
Müdür sustu.
Rehber öğretmen ağladı.
“Keşke daha erken fark etseydik.”
Hasan yorgun bir sesle cevap verdi:
“Keşke demek yetmiyor. Bundan sonra fark edeceksiniz.”