Altmış yaşıma basmış dul bir milyonerdim
O sırada malikanemin devasa ahşap kapısı tamamen açıldı ve yıllardır en güvendiğim dostum, aynı zamanda baş avukatım olan Kemal Bey ağır adımlarla salona girdi. Yüzünde her zamanki o ciddi, taviz vermez profesyonel ifade vardı. Elindeki deri çantasından çıkardığı kalın, kırmızı mühürlü dosyayı, genç ve artık eski "aşığımın" tam gözlerinin önüne, antika ceviz masanın üzerine bıraktı. "Selma Hanım," dedi Kemal Bey tok ve otoriter bir sesle, "Talebiniz üzerine hazırlanan tüm devir işlemleri eksiksiz olarak tamamlandı. Bütün şahsi mal varlığınız, holdingteki kurucu hisseleriniz, gayrimenkulleriniz ve uluslararası banka hesaplarınızdaki nakit varlıklarınızın tamamı; vatan uğruna canını feda eden şehitlerimizin çocuklarının eğitim masraflarını karşılamak ve ailelerine ömür boyu destek sağlamak amacıyla kurduğumuz vakfa geri dönülemez bir şekilde devredilmiştir. İmzalar atıldı, resmi süreçler bugün itibarıyla kesinleşti." Genç adamın yüzü artık sadece bembeyaz değildi; adeta kanı çekilmiş, ruhu bedeninden sökülüp alınmış gibi görünüyordu. Gözleri faltaşı gibi açılmış, o her zaman ritmik olan nefes alışverişi kesik kesik bir hal almıştı. Bir bana, bir Kemal Bey'e, bir de masadaki o kalın dosyaya bakıyordu. Yutkunmakta zorlanarak kekelemeye başladı. "A-ama... Selma... Bizim aşkımız? Biz... Biz evlenecektik. Bu... Bu bir şaka mı? Neden böyle bir delilik yaptın? Ben seni gerçekten, paran için değil, sen olduğun için..." "Kes sesini!" Sesim o kadar gür ve net çıkmıştı ki, malikanenin yüksek tavanlarında yankılandı. Bu sözcükler ağzımdan çıkarken ruhumda hissettiğim o inanılmaz güç, aylardır içimi kemiren o yalnızlık hissinin üzerini tamamen örtmüştü. Ona doğru bir adım daha attım, topuklu ayakkabılarımın mermerde çıkardığı o sert ses onun geri adım atmasına neden oldu. "Beni altmış yaşında, sevilmeye muhtaç, iki tatlı söze ve uyduruk bir sürprize kanacak kadar zavallı, bunamış bir kadın mı sandın? Evet, belki kocamı kaybettikten sonraki yalnızlığım beni başlangıçta biraz duygusallaştırmış olabilir. Belki o sahte ilgine, o gençlik enerjine bir anlığına inanmak istedim. Ama benim kim olduğumu, bu imparatorluğu merdiven altı bir atölyeden uluslararası bir markaya nasıl tırnaklarımla kazıyarak getirdiğimi hiç hesaba katmadın. Ben, hayatı boyunca akıl ve stratejiyle var olmuş bir kadınım. İhaneti, yalanı ve senin gibi asalakların niyetini bir kilometre öteden koklarım." Korkudan küçülmüş göz bebeklerinin içine bakarak, onun o çok güvendiği sırlarını yüzüne vurmaya başladım: "O çok inandırıcı 'arabam bozuldu' numaraları... Arkadaşlarına barlarda benim hakkımda 'yaşlı kadın yakında oltaya gelir, paraları bana döker' diye attığın o iğrenç ses kayıtları... Benim özel dedektiflerimin senin o sahte hayatını, biriken yasa dışı kumar borçlarını ve benden önceki 'zengin dul' avlarını ortaya çıkarması inan sadece kırk sekiz saat sürdü. Seni evime aldım, sana o lüks hayatı bir süreliğine yaşattım; çünkü bu anı, tam da kendi kazdığın kuyuya düştüğün bu yok oluş anını kendi gözlerimle görmek istedim. Şimdi, beni kullanarak ödemeyi planladığın o dağ gibi borçlarınla ve yerde yatan şu sahte pırlanta yüzüğünle baş başasın." Bana doğru çaresizce bir adım atmaya, belki de diz çöküp yalvarmaya yeltendi ama Kemal Bey'in sert bakışları ve güvenliğe verdiği işaret onu olduğu yere çiviledi. O havalı, o kendinden emin ve dünyaları fethedeceğini sanan sahte prens, şimdi sadece köşeye sıkışmış, suçüstü yakalanmış bir dolandırıcıydı. O an anladı ki; bu masalda av olduğunu sandığı kişi aslında en başından beri avcıydı. Dudakları titredi, tek bir kelime dahi edemeden başını öne eğdi. Ağır adımlarla, o kapıdan nasıl büyük umutlarla girdiyse, şimdi on katı bir yenilgiyle ve küçülerek hayatımdan çıkıp gitti. Kapının arkasından kapanma sesi, içimdeki son şüphe ve kırgınlık kırıntılarını da süpürüp götürmüştü. O gittikten sonra salonda derin bir sessizlik oldu. Kemal Bey'e dönüp içtenlikle gülümsedim. "Teşekkür ederim Kemal. Hayatımın en iyi yatırımını yaptık." "Ben teşekkür ederim Selma Hanım," dedi o da gülümseyerek. "Peki şimdi ne yapacaksınız? Bu koca malikanede yalnız başınıza sıkılmayacak mısınız?" Derin bir nefes aldım. Tavandan yere kadar uzanan büyük penceremden içeri sızan sabah güneşi, yüzümü şefkatle ısıtıyordu. Yıllardır hissetmediğim kadar hafif, yıllardır hissetmediğim kadar huzurluydum. "Yalnız değilim Kemal," dedim pencereye doğru yürürken. "Hayatımda hiç olmadığım kadar kalabalığım artık. O bağışladığım servet sayesinde okuyacak yüzlerce çocuğu, evladını vatan uğruna kaybetmiş annelerin omuzlarından alınacak yükü düşünsene. Ben yıllarca biriktirdiğim emeğimi bir asalağın gecelik eğlencelerine ve yalanlarına değil, bu ülkenin gerçek kahramanlarının emanetlerine harcamayı seçtim. Benim gerçek ailem artık onlar." Dışarıya, bahçedeki asırlık çınar ağacına baktım. Rüzgar yaprakları usulca hışırdatıyordu. Hayatımın o sözde heyecansız, sıradanlaştığını sandığım dönemi aslında benim en büyük ruhsal uyanışım olmuştu. Gerçek heyecan, gerçek mutluluk ve sevgi; banka hesaplarındaki o soğuk rakamlarda veya kendini bilmez genç bir adamın sahte dokunuşlarında saklı değildi. Gerçek zenginlik, ardında bırakacağın izin kalplerde ne kadar derin ve anlamlı bir yer edindiğiydi. Ben, paramla kısa süreli bir yalanı satın almak yerine, ebedi bir gerçeği ve umudu inşa etmeyi seçmiştim. Ve altmış yaşında, ruhumun hiç yaşlanmadığını, aksine hayatımın en anlamlı, en güzel baharına henüz yeni adım attığımı tüm kalbimle biliyordum. Artık her yeni güne, aynada gördüğüm o güçlü ve bilge kadınla gurur duyarak uyanacaktım.