Karımı sevgilimin hamileliğiyle ilgilenmek için aldattım. Ancak bebeğin yüzünü kollarımda gördüğümde anladım ki Tanrı bana bir oğul vermemişti… Bana faturayı kesmişti.
Karımı, sevgilimin hamileliğiyle ilgilenmek için aldattım. Ancak bebeğin yüzünü kollarımda gördüğümde anladım ki, Tanrı bana bir oğul vermemişti… Bana faturayı kesmişti.
Hemşire bebeği kollarımın arasına bıraktı ve nefesim tamamen kesildi.
Mutluluktan ağlamıyordum.
Korkudan ağlıyordum.
Çünkü o bebeğin gözleri, burnu ya da ağzı bana benzemiyordu.
Sol göz kapağının altında, iş ortağım Doğan'ınkiyle birebir aynı kahverengi doğum lekesi vardı.
Bana, "Rıza, aptal olma. Eğer Vildan hamileyse, başkası senden önce davranmadan ona her şeyi ver," diyen o aynı Doğan.
O zamanlar ne demek istediğini anlamamıştım.
Şimdi anlıyordum.
Benim adım Rıza. İstanbul'da yaşıyorum ve sekiz yıl boyunca Leyla ile evliydim; iyi, sessiz ve eve yalan kokarak geldiğinizi bilmesine rağmen sizi sıcak bir akşam yemeğiyle bekleyen o kadınlardan biri.
Asla çocuğumuz olmuyordu.
Ya da ben öyle sanıyordum.
Evin içi buz gibi olmuştu. Her ay negatif çıkan bir test, yeni bir doktor randevusu, paramparça olan umutlar demekti. Onu önce içimden suçlamaya başladım. Sonra da yüksek sesle.
"Belki de sorun sendedir, Leyla."
Sadece bakışlarını yere eğerdi.
Sonra Antalya'daki bir mimarlık kongresinde Vildan ortaya çıktı. Pahalı topuklu ayakkabılar, ağır bir parfüm, kendinden emin bir gülümseme. Bana yeniden erkek olduğumu hissettirdi. Hayatta olduğumu hissettirdi.
Dört ay sonra bombayı patlattı:
"Rıza… Hamileyim."
Neredeyse dizlerimin üzerine çökecektim.
Yıllardır yalvararak dilediğim çocuktu bu. Benim gözümde Leyla'nın bana asla veremeyeceği o rüya.
O gün karımı terk etmeye karar verdim.
Ama babam kalp krizi geçirdi. Kardiyolog, sarsıcı bir haberin onu öldürebileceğini söyledi. Ben de evliliğime devam ediyormuş gibi yaptım, oysa iç dünyamda çoktan Vildan ile yaşıyordum.
Leyla biliyordu.
Elbette biliyordu.
Bana hiç bağırmadı. Telefonumu hiç karıştırmadı. Hesap sormadı.
Sadece bana, sanki benim sonumu çoktan görmüş gibi bakıyordu.
Vildan benden her şeyi talep etmeye başladı.
Bebek'te lüks bir daire.
Özel doktor randevuları.
Son model bir SUV.
"Bebeğin odasını hazırlamak" için bitmeyen paralar.
Ben—aşık, aptal ve baba olmak için can atan ben—ona milyonlarca liralık bir ev aldım. Özel şoför tuttum. Doktorlarını ödedim. Onun hesabına, kendi evime harcadığımdan daha fazla para yatırdım.
Bir gece Leyla bana şunu sordu:
"O bebeğin senden olduğuna gerçekten emin misin?"
Ona iğrenerek baktım.
"Sakın cüret etme. Sadece bana bir çocuk veremediğin için içten içe kuduruyorsun."
Ağlamadı.
Sadece şunu söyledi:
"Tanrı bazen hemen cezalandırmaz, Rıza. Kusursuz bir şekilde cezalandırır."
Kapıyı arkamdan çarparak çıktım.
Doğum günü Vildan on saat boyunca çığlık attı. Tam yanındaydım; elini tutuyor, alnından öpüyor ve her şeyin yoluna gireceğine dair sözler veriyordum.
Bebeğin ağlamasını duyduğumda, sanki dünya beni affediyormuş gibi hissettim.
"Bir erkek," dedi hemşire.
Onu küçük mavi bir battaniyeye sarılı halde bana verdiler.
Ve işte o an gördüm.
Gözünün altındaki o leke.
Çenesindeki gamze.
Kaşındaki o hafif yarık.
Doğan'ın ofiste bana her güldüğünde yüzünde beliren o kahrolası ifadenin aynısı.
Bacaklarım titredi.
"Hayır…" diye fısıldadım.
Vildan yüzünü başka tarafa çevirdi.
Ne olduğunu sormadı. Şaşırmadı. Sadece gözlerini kapattı.
İşte tam orada, her şeyi anladım.
Hemşire elinde bazı belgelerle yanıma geldi.
"Rıza Bey, bir imzanız gerekiyor."
Çocuğu ellerimden bırakamıyordum bile.
Tam o an cep telefonum titredi. Leyla'dan bir mesajdı.
"Tebrikler, Rıza. Bugün ben de sonuçlarımı aldım."
İçimde derinlerde bir şeylerin koptuğunu hissettim.
Mesajın altında bir fotoğraf vardı.
Pozitif bir hamilelik testi.
Ve hemen ardından bir mesaj daha geldi:
"Ama beni bulmak için koşarak geri dönmeden önce, çekmecene bıraktığım zarfı aç. İşte tam orada, Vildan'ın bunu yapmak için neden onca insan arasından Doğan'ı seçtiğini anlayacaksın..."
Hemşirenin uzattığı kağıtlar ellerimden kayıp hastane zeminine dağıldı. Bebek… Doğan’ın yüzünü taşıyan o masum yabancı, kollarımda tonlarca ağırlığında bir günah gibiydi. Vildan’ın kapalı gözlerine, o sessiz ve soğukkanlı kabullenişine son bir kez baktım.
"Onu al," diyebildim sadece, sesim bana ait değilmiş gibi pürüzlü ve titrek çıkmıştı. Hemşire şaşkınlıkla bebeği kucaklarken, hastane odasından nasıl çıktığımı, asansöre nasıl bindiğimi hatırlamıyorum. Kulaklarımda sadece Leyla’nın mesajındaki o son cümle yankılanıyordu: "Vildan'ın bunu yapmak için neden onca insan arasından Doğan'ı seçtiğini anlayacaksın..."
Otoparka doğru koşarken nefes alamıyordum. Arabaya bindiğimde ellerim direksiyonda öyle şiddetli titriyordu ki, anahtarı kontağa defalarca sokamadım. Gaza nasıl bastığımı, o kalabalık sokaklarda kırmızı ışıkları nasıl hiçe saydığımı bilmiyorum. Zihnimde dönüp duran tek bir soru vardı. Benim kusursuz sandığım hayatım, nasıl bu kadar ölümcül bir yalanın üzerine inşa edilmişti?
Evimizin—bir zamanlar yuvam sandığım o yerin—önüne geldiğimde her yer karanlıktı. İçeri adım attığımda beni o tanıdık, sıcak yemek kokusu karşılamadı. Evde sadece terk edilmişliğin o buz gibi, keskin ve boğucu kokusu hakimdi.
"Leyla!" diye bağırdım boş koridorda. Sesim duvarlara çarpıp bana alay edercesine geri döndü. Adımlarımı yatak odasına yönlendirdim. Dolapların kapakları sonuna kadar açıktı. Leyla’nın kıyafetleri, kitapları, kokusu... Hepsi gitmişti. Sadece benim tarafım, benim ihanetimle dolu hayatım olduğu gibi duruyordu.
Komodine doğru yürüdüm. Nefesimi tutarak çekmeceyi hızla çektim.
Oradaydı.
Üzerinde sadece adımın yazılı olduğu, beyaz, kalın bir zarf.
Zarfı yırtarcasına açtım. İçinden birkaç fotoğraf ve bir yığın resmi belge yere döküldü. İlk fotoğrafa baktığımda mideme ağır bir yumruk yemiş gibi oldum. Yere yığılmamak için yatağın kenarına tutundum. Fotoğrafta Vildan ve Doğan vardı. Ancak bu, Antalya’daki o mimarlık kongresinden çok önce, yıllar öncesine ait bir fotoğraftı. Bir yatta, ellerinde şampanya kadehleriyle birbirlerine sarılmış, kahkahalarla gülüyorlardı. Benim Vildan’la ilk tanıştığımı sandığım o günden çok ama çok önce, onlar zaten birlikteydi!
Nefes nefese diğer belgelere geçtim. Bunlar şirketimizin gizli mali dökümleriydi. Doğan’ın imzasıyla, benim onayıma sunulmadan yurtdışındaki paravan şirketlere aktarılan milyonlarca liranın dekontları. Ve hemen altında, Vildan’ın adına açılan offshore hesapların dökümü......